SarayMedya
Torku Banada Bitter

Geçmişten günümüze “Sarayönü”

Geçmişten günümüze “Sarayönü”
Bu haber 10 Temmuz 2017 - 11:02 'de eklendi ve 688 kez görüntülendi.

XVI. YÜZYILDA SARAYİNİ KÖYÜ’NÜN SOSYAL VE EKONOMİK YAPISI

Öncelikle, günümüzde Sarayönü diye anılan yerleşmenin klasik dönem Osmanlı kaynaklarında Sarayini şeklinde geçtiğini belirtmek gerekir. Halk arasında, buradaki inlerin sarayı andırdığından veya inlerin yanında bir sarayın varlığından mülhem Sarayini denildiğine inanılmaktadır. Buradaki İrmelik, Dede Höyük, Gamel, Pazar Höyük, Konuklar Nekropol ve Kürsüklü gibi yerleşmelerin izleri M.Ö. 6000 yıllarından Roma dönemine kadar takip edilebilmektedir. Bu husus söz konusu köy ve çevresindeki yerleşmelerin sürekliliğine işaret etmesi bakımından önemlidir. Selçuklular döneminde köyle ilgili herhangi bir kayıta rastlanmazken ilk Osmanlı kaynaklarından hareketle Sarayini köyünün izi H. 811 / M. 1408 yılına kadar sürülebilmektedir. Zira bu tarihte Turgutoğlu Pir Hüseyin Bey Sarayini’ne bir cami yaptırmıştır. Yapı Osmanlı kaynaklarında Sarayini Camii adıyla anılmıştır. Bundan başka Karamanoğlu İbrahim Bey’in 1464 yılında Konya’da yaptırdığı imaretinin vakıf gelirleri arasında Sarayini de geçmektedir. Köyün öşür gelirleri vakfa tahsis edilmiştir.

Bu bilgilerden hareketle köydeki Türk hâkimiyetinin geçmişi 1408 yılına kadar belgelendirilebilmektedir. Konya ve çevresinin 1467 yılında Osmanlı egemenliğine girmesiyle birlikte bölgede yapılan idari düzenleme ile Sarayini köyü Saidili vilayetine bağlanmıştır. Bu yerleşmeye ait ilk Osmanlı arşiv kaynağı olan 1476 tarihli Vakıf ve Mülk defterinde köyün öşür gelirlerinin Konya’daki Karamanoğlu İbrahim Bey İmareti’ne tahsis edildiği yazılıdır. 1478 yılında yapılan vakıf ve mülk teftişi sonucunda köyden vakfa giden gelir ilga edilerek timara çevrilmişse de 1481 yılındaki iktidar değişikliğinin ardından 1483 yılında tekrar vakfa dönüştürülmüştür. Köyün öşür gelirleri söz konusu vakfa giderken, örfi vergileri de timara ayrılmıştır.

 

NÜFUS

  1. yüzyıl sonlarında düzenlenen vakıf defterleri nüfusla ilgili herhangi bir veri sunmamaktadır. XVI. yüzyıl başlarında köy tek bir üniteden ibaret iken 1539 ve 1584’te 3 ayrı (Yukarı, Aşağı ve Cami) mahalleye ayrılmıştır. Bu husus şüphesiz nüfus artışıyla ilişkilidir. 1500’de vergiye tabi 179 nefer varken, 1518’de 155’e düşmüş, 1530’da 163’e, 1539’da 176’ya çıkmış, 1584’te ise 246’ya yükselmiştir. Vergiye tabi erkek nüfusu 3 kat sayısı ile çarparak tahmini bireysel nüfusa dönüştürdüğümüzde 1500’de 537, 1518’de 465, 1530’da 489, 1539’da 528 ve 1584’te ise 738 kişiye ulaşılmaktadır. Bu da nüfusta % 37,4 oranında bir artışa tekabül etmektedir.

Nüfus 1539’a kadar durağan bir seyir izlerken, 1584’te yükselişe geçmiştir. Saidili nahiyesi bünyesinde 1500’de 37, 1518’de 38, 1539’da 39 ve 1584’te 55 köy mevcuttur. Bunlar içerisinde Lâdik köyü yüzyıl boyunca nahiyedeki en kalabalık nüfusuyla dikkat çekerken, ikinci sırada Sarayini, ondan sonra da Kökez köyü gelmektedir. Fakat ne Lâdik, ne de Sarayini, Saidili nahiyesinin nefsini oluşturmaktan uzaktırlar.

Bu dönemde Saidili nahiyesi bir yerleşmenin etrafında şekillenmekten ziyade coğrafi bir ünite olarak varlığını sürdürmektedir. Köy sakinleri içerisinde kuruluş devirlerinin askeri teşkilatı, piyade ve müsellem (yaya ve atlı)10 gruplardan piyadeler de yer almaktadır. Bunların varlığını anladığımız ilk kaynak 1483 tarihli vakıf defteridir. 1483, 1500, 1530, 1539 ve 1584 tahrirlerinde piyadelerden bahsedilmiş, fakat ne kadarlık bir vergi nüfusuna tekabül ettikleri zikredilmemiştir. İlk ve tek olmak üzere sadece 1518 tahririnde reaya ile piyadeler ayrılmış, daha sonra tekrar birleştirilmiştir.

Buna göre 7 çift, 9 nimçift, 2 bennak, 8 mücerred ve 7 muaftan oluşan piyadelerin toplam vergi neferi 33’dür. Bu dönemde diğer reayanın 122 nefer olduğu göz önüne alındığında piyadelerin sayılarının oldukça düşük kaldığını da belirtmek gerekir. Merkezi yönetim ile taşra arasındaki ilişkileri düzenleyen, devlete karşı halkı temsil etmek üzere kurulan kethüdalık, şehirler başta olmak üzere köylere kadar indirilebilmiştir. Şehirlerde her zaman, köylerde ise bazılarında ve zaman zaman görülebilmektedir.

Nitekim Sarayini köyünde sadece 1500 yılında kethüdanın varlığı dikkat çekmektedir. Bu dönemde, kethüda Hasan veled-i Ahmed aynı zamanda nimçift ölçeğinde toprak tasarruf etmekteydi. Köyde yaşayan erkeklerden bir kısmı ihtiyarlık ve fiziksel engelliliğin yanında askerî ve dinî hizmetlere bağlı olarak avarız ve rüsum vergilerinden muaf tutulmuşlardır. Bunlar içinde en kalabalık kesimi askerler ve din görevlileri oluşturmaktadır. 1584’te din görevlilerinin özellikle imam, müezzin ve hatiplerin sayısının bir hayli arttığı görülmektedir. İmamların dışında 2 imam da nim statüsünde olduğundan muaflar kategorisine alınmamıştır. Bunlar da dikkate alındığında 3 mahalleli köyde, en az 3 mabedin varlığı ve her bir mahallede 2’şer imamın varlığından söz edilebilir.

Ancak Sarayini Camisi’nin dışında başka bir mabet kaydına rastlanılmamaktadır. Yüzyıl boyunca imamların sayısında meydana artış mahalle içindeki konumlarının daha fazla ehemmiyet kazanmasıyla ilişkilendirilmiştir. 1500 tahririnde muaflar içerisinde en ilginç olanı Yakub Çelebi veled-i Mevlana Ali’nin Zengicek kadısı olarak gösterilmesidir. Zira bu tarihte Zengicek kaza değil, Konya’ya bağlı bir nahiye statüsündedir. Nahiyelerde kadı olmayacağına göre buradaki Zengicek kadısı ifadesi nasıl okunmalıdır? İlk akla gelen açıklama, nahiyeden Konya mahkemesine intikal eden davalarda Yakub Çelebi’nin zaman zaman naip olarak görevlendirilmiş olabileceğidir.

Fakat bu husus bile mevcut durumu izah etmede oldukça yetersizdir. Köylülerin isimlerinin önünde veya sonunda kullanılan sıfat, unvan ve lakaplar köydeki sosyal yapının anlaşılması bakımından önemli olabilir. Bu tür açıklamalar daha çok 1500 tahririnde karşımıza çıkmakta, sonraki tahrirlerde çeşitlilik olabildiğince azalmaktadır. Bu yüzden sadece 1500 tahririndeki veriler dikkate alınmıştır.

Vergiye tabi erkek nüfus baba adlarıyla yazıldığından, hem kendilerinin hem de babalarının sıfat ve lakaplarını görebilmekteyiz. Buradan hareketle en sık kullanılan unvanın ‚hacı‛, ardından da ‚fakih‛ olduğu anlaşılmaktadır. İslam toplumlarında hacı, Mekke ve Medine’deki kutsal yerleri ziyaret eden kişilere denilmektedir. Bu ziyaret aynı zamanda önemli bir maddi külfet gerektirdiğinden bir yandan toplumun refah düzeyi ve bir yandan da İslami hassasiyetler bağlamında ele alınabilir. Bir başka önemli sıfat da fakihlerdir.

Erken dönem Osmanlı toplumunda sosyal ve hukuki hayatı örgütleyen kesimlerin başında bunlar gelmektedir. İslam hukukunu ve kurumlarını bilen bu insanlar, kırsal kesimde yerleşik veya yeni yerleşen köylüler içerisinde birer din adamı olarak karşımıza çıkmaktadırlar. 1582 tarihli Konya şer’iye sicilinde Sarayini köyünde geçen davalarda taraflar veya şahitler arasında bir hayli fakih unvanlı kişiler bulunmaktadır. Nitekim 1582 tarihli bir mehir davasında Çulha Hâcı ile Pâşâ Hatun bint-i Süleymân arasındaki nikâhı Hâcı Fakîh bin Ahmed’in kıydığı anlaşılmaktadır. Köy merkezinde icra edilen mesleklerin başında eskicilik, kılınççılık ve demircilik gelmektedir. Bunların dışında da şüphesiz, çeşitli meslekler olmalıdır. Ancak bunların neler olabileceğini söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Vergiye tabi erkekleri evli-bekâr, topraklı-topraksız şeklinde gruplara ayırmak mümkündür.

Buna göre çift, nimçift ve bennakler evli iken caba, mücerred ve sagirler de bekâr erkeklerdir. Bekâr erkeklerin de çift ölçeğinde toprak tasarruf etmelerinin önü açık olsa da toprak genellikle evli erkeklerle özdeşleştirilmiştir. Yüzyılın başlarında evli erkekler toplam neferin % 76’sını oluştururken, asrın sonlarına doğru % 58’e düşmüştür. Buna karşılık bekâr erkeklerin oranı % 4’lerden % 42’lere kadar çıkmıştır.

Bu durum, erkeklerin evlenip yuva kurma yaşlarının ve çağlarının olabildiğince yukarı yaşlara çekildiğinin de bir göstergesidir. Raiyyet grupları içerisindeki çift ve nimçiftler topraklı, bennak, caba, mücerred ve sagirler ise topraksız kişilerdir. Statüsü belirsizler ve muaflar da toprakla ilişkilendirilmediğinden tarafımızdan bu gruba dâhil edilmişlerdir. Böylece yüzyılın başlarında topraklı köylülerin oranı % 52,5 iken yüzyılın sonlarında % 37’ye düşmüş, buna karşılık topraksız köylülerin sayısında ciddi bir artış meydana gelmiştir. Köylülerin ana iktisadi faaliyetinin toprak işçiliğine dayandığı herkesin malumudur.

Peki, topraksız köylüler acaba geçimlerini nasıl ve ne şekilde sağlıyorlardı. İlk akla gelebilecek faaliyet alanı hayvancılık olmakla birlikte, bu sektörde de yüzyıl içinde yatay hareketliliğin görülmesi köylülerin söz konusu alana da kaymadıklarına işaret etmektedir. O halde köylülerin hayat standartlarının ve geçim düzeylerinin gerilediği yönünde bir değerlendirme yapılabilir.

 

Etiketler :


HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA