Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

TARİHİN DERİNLİKLERİ

Ağustos ve Eylül ayı bizi tarihin derinliklerine götürür.

Öyle götürür ki; Milli Mücadele döneminde yaşananları dinledikçe hepimizi hüzünlendirir.

Vatanı düşmandan kurtarmak için ayaklarındaki çarıkla, üzerlerindeki çarşafla yaşadıkları o günleri okudukça ciğerimiz yanıyor.

Düşmanın denize dökülürken bıraktıkları torunları da şimdi yeniden fırsat kolluyor.

Çarşafa camiye saldırıyorlar.

Zemin yokluyorlar.

Mehmet Özdayı hocam paylaşmış.

Mohaç Meydan Muharebesi’nde cephe hattı yaklaşık 900 metre idi. Sakarya Meydan Muharebesi’nde Yunan cephe hattının 100 km lik genişliği bize ne anlatır, özetleyeyim:

  1. Emperyalist şımarıklık
  2. Yunan kibri
  3. Yunanın arkasında büyük emperyalist güçler
  4. Türk kurmay zekası için harika bir fırsatı gösterir!
  5. yılın da Sakarya Meydan Muharebesi; Nerede olmuştu?

Ne kadar geniş alanda oldu?

Ankara’nın 60-80 km. Güneybatısında, Polatlı ve Haymana ilçelerinde kabaca; 100 km genişliğinde; 30 km derinliğinde bir sahada cereyan etti.

Bu paylaşıma İbrahim Altay hocam da şöyle bir katkıda bulunuyor.

“Büyük taarruz öncesi köylere duyuru yapmışlar. Sarayönü ilçesinden Polatlı ya mühimmat taşınacak, arabası olanlar verilen günde o ilçeye gelsinler diye. Köylerde genç ve iş yapacak adam yok, hepsi ya cephede savaşta, ya da şehit olmuş. Köyün yaşlılarının yanına çocuk olan babamı da ailenin kağnısı ile mühimmat taşımaya göndermişler. Babası, benim de dedem şehit olmuş zaten.

Bu ülke hangi şartları yaşadı.

Hangi badirelerden sonra bu hale geldi. Bunlar nesillere icap şekli ile aktarılmalı..

Sultan Beyazıd Han arifler meclisine girmeyi murad etmiş. Kapıyı tıklamış. İçeriden ağzına kadar su dolu bir bardak göndermişler.

Anlamış ki mecliste yer yok.

Bahçeden bir gül yaprağını bardaktaki suyun üstüne bırakıp göndermiş.

Birazdan kapı açılmış.

İnsana saygının merkezi benim ecdadım.

Şimdi yeni, yeni hainlikler ortaya çıkmaya başladı.

Diyanete saldıranlar, camiye ve imama hakaret edenler gündemi meşgul etmeye başladı.

Bilende, bilmeyen de bunların paylaşımını yaparak değirmenlerine su taşıyorlar.

Hainlerin derdi kendilerini anlatmak.

Hainliklerine taraftar toplamak.

Dikkatli olmak lazım.

Hem de her zamankinden daha çok.

Güzel bir ilçemizde yapılan düşmandan kurtuluş törenindeki çapsız bir hareketi gördünüz.

Düşmanın Milli Mücadele yıllarında Müslüman Türk kadınına yapamadıklarını devşirmelerine yaptırıyorlar.

Ama bizde kadının değerini ve anne olduğunu unutuyorlar.

Bizim anneye verdiğimiz değeri ve saygıyı hayal edemiyorlar.

Kinlerinden duyuları kapanmış.

Şu elinde iki tane elması olan çocuğun hikayesi bile onlara ders vermemiş.

Hani annesi çocuğa: elmalarından bir tanesini bana verir misin?  deyince çocuk elindeki elmaların önce birini, sonra diğerini ısırıp ikisinin de tadına baktıktan sonra ısırdığı elmalardan birini annesine uzatarak “Al anne! bu daha tatlı” demiş ya;

Unutmuşlar her halde tecavüzü hayal ettikleri Müslüman Türk kadının çarşaflarını mühimmatların üzerine örterek düşmanı denize döktüğünü.

Biz sizi tanıyoruz.

Ama reklamınızı yapmak istemiyoruz.

Lütfen sizlerde sosyal medya paylaşımlarınızda din ve devlet düşmanlarının reklamını yapmayın.

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

AHDE VEFALI GÜNLER

Salih kardeşim de bir hikaye göndermiş.

Alıntı olduğunu da ifade ederek “Bugünü anlatıyor” diyerek paylaşım rica ediyor.

Hikayeyi okuyunca sizlerde de buna benzer bir hatırlama olacaktır sanırım.

Hakikaten ahde vefayı arıyoruz artık.

İşte hikayemiz:

Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmışlar. Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü defedemez.

Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir.
Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar: “Ey insan ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler.

Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder. Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü “görmedim” der ve avcılar uzaklaşır.

Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar.

“Çok teşekkür ederim” der kurt, “Bana büyük bir iyilik yaptın”

“Önemli değil” der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar.

“Bir dakika” diye seslenir kurt: Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok.”

Köylü şaşırır: “Olur mu, ben senin hayatını kurtardım.”

“Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur” der kurt. Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım.”

Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler.

Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. “Ne vefası” der kısrak, “Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim. Ve yaslanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya koydu…”

Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar. “Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim” der köpek, “Yıllardır sadakatle hizmet ederim sahibime, koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur…”

Kurt köylüye döner, “İşte gördün” der. Köylü de son bir çabayla “Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye” diye cevap verir. Bu kez karşılarına bir tilki çıkar.

Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar.

Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir. “Her şeyi anladım da” der tilki “Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?”

Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar: “Gözümle görmeden inanmam…” İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar.

Köylü eline bir taş alır ve “Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık” diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar. Sonra tilkiye döner “Sana minnettarım beni bu kurttan kurtardın” der. Tilki de “Benim için bir zevkti” diye cevap verir.

O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür. Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter:

Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş…

İyiliklerin unutulmadığı günler dileğiyle tüm okurlarımızı Allah’a emanet ediyoruz.

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

ASLINDA BİZ BUYUZ

Köşemizde yayınlanan ‘Hayalimiz Oluyor’ başlıklı yazımızda ecdadımızın haksız kazançlı mala karşı hassasiyetini tarla hikayesi ile dile getirmiş, bize bıraktıkları edep ve ahlak mirasını, benimsediğimiz ‘Çünkü bana değmeyen yılan var’ anlayışıyla hovardaca harcadığımızı vurgulamaya çalışmıştık.

Yazımıza ilgi gösteren tüm okurlarımıza sonsuz teşekkür. Sizlerin gönderdiği hikayeler ve yorumlar bizi çok mutlu ediyor.

Alıntı olduğunu belirttikleri hikayelerden bugün de bize gelenlerden ikisini paylaşacağım.

Yorumlar yine size ait olacak.

“O altınlar senin.”

Şehre güzel bir yol yaptıran Vali, yolun hizmete açılmasından sonra, “yoldan
en güzel kim geçecek” diye bir yarışma düzenlemiş.
Yarışma günü kimi at arabası, kimi süslediği bisikletini, kimi en güzel esvabı ile
“en güzel geçen” olmak için yol kenarına gelir ve geçiş işareti ile geçmeye başlarlar.
Nihayet, akşama kadar herkes yoldan geçer.
Yarışmanın sonucu için valinin yanına döndüklerinde yoldan geçenlerin hepsinin tek bir şikayeti vardır.

-“Yolda moloz var. Rahat geçemedik.”

Gerçekten de yolun bir yerinde moloz yığını vardır ve bu yolculuğu hayli zorlaştırır.
Günün sonunda son yolcuda yorgun argın üstü başı toz toprak içinde valinin yanına ulaşır ve elindeki içi altınla dolu torbayı uzatarak şunları söyler.
Yolda insanların geçmesini zorlaştıran moloz yığınını gördüm.
Hz. Muhammed (sav) in: “Rahatsızlık veren bir şeyi yoldan kaldırmak sadakadır” sözünü hatırladım. Ve yolu temizledim. Molozun altında bu altın dolu torbayı buldum. Ahaliden kimsenin bu kadar altını olamayacağına göre bu altınlar size ait olmalıdır diyerek size getirdim.
Vali gülümseyerek cevap verir:
“O altınlar senin.”
Zira yarışmanın galibi sensin.
Yoldan en güzel geçen kişi, ardından gelenler için yoldaki engelleri kaldırandır”

 

AKLIMDA… ‼️‼️

Erkan ile Selim aynı sınıfta okuyan arkadaşlar.

Zaman zaman aralarında yemeğine lades yarışması yaparlar.

Yine bir gün Selim Erkan’a seslenir. “Yine ladesine girelim mi ”
Erkan tamam der. Ve sorar: “Yine yemeğine mi? ”
Selim de “Evet her zamanki gibi yemeğine. Hadi serçe parmağını uzat o zaman …
Havada bulut sen bu ladesi unut..” diye cevap verir.

Yine büyük ve çekişmeli bir ladesine daha girmişlerdi.
Ve Selim daha ilk dakikalarda “Şu yerdeki senin kalemin değil miydi? ” deyip yerden bir şey alır gibi yapıp, elindeki taşı Erkan’ın avucuna kor ve sevinçten “Laadessss” diye bağırır.

Erkan ise yenilgiyi kabul edip doğru eve gider ve kumbarasını açar, Ancak kumbara da Selime yemek ısmarlamak için yeterli para olmadığını görünce babasının yanına gider ve durumu anlatır.

Babası da kızarak; ” Bu kaçıncı be yavrum. Beceremiyorsan oynama şu oyunu…Bak bu son.
Bir daha yenilirsen asla para vermem sana. Oysa o kadar kolay ki. Hafıza oyunu bu.
Aklında tutacaksın” deyince,
Erkan babasına şöyle cevap verir.

“Selim bana ne verirse versin hep aklımdaydı…Fakat mahallenin en fakir çocuğudur…
Beni evlerine birlikte oyun oynamak için davet etmişti. Acıkmıştık ama evde yiyecek tek bir şey yoktu…Onun da aç olduğu o kadar belliydi ki, asıl aklımdan çıkmayan bu baba.
Gururlu çocuktur.
Parayı direkt versem almaz.
Bu kolay yolu buldum sonunda. Ben kaybetmeliyim ki Selim hep tok olsun…
Lades aklımda değil bu yüzden.

Bizden hikayelere tek cümlelik yorum.

“Biz buyuz aslında.”

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

HAYALİMİZ OLUYOR

Küçüklüğümüzde anlatılan bir hikaye vardı.

Yabancı ülkeler “Türkler nasıl yaşar, bir araştıralım” diye ülkemize vatandaşlarını göndermişler. Gelen vatandaşlar gezmişler tozmuşlar. Aylarca Mahkeme salonlarını takip etmişler. Sadece bir davaya tanıklık etmişler. O dava da ‘Tarlasını satan adam ile müşterisi arasındaki tarla da çıkan altın küp benim değil’ davasıymış.

Tarlanın yeni sahibi tarlada bulduğu altın küpü eski sahibine “Bu benim değil” diye vermek istermiş. Eski sahibi de “Ben tarlayı sattım. O senin hakkın” diye almak istemezmiş.

Hikayenin sonu da; yabancılar ülkelerine dönünce “Bunlarda hak ve adalet var. Harama karşı çok hassaslar. Biz bu milleti yıkamayız” şeklinde söyledikleri sözlerle biterdi.

Aslında hikaye bizi anlatıyordu.

Benim ecdadımı anlatıyordu.

Benim ecdadımın bana bırakmak istediği ‘Ahlak ve edep mirasını’ anlatıyordu.

Sizde böyle yaşayın diye tavsiyede bulunuyorlardı.

Tarlasında bulduğu ve bugünkü değeri ile milyarlarca lira tutarındaki altına “Bu benim hakkım değil” düşüncesiyle sahip olmak istemeyen bir ahlaktan bahsediliyordu.

Hakkı olmayan bir malı sahiplenmenin manevi sonucu olacağı yaşanan örnekleriyle beyinlere zikrediliyordu.

Bunun yanında ‘Devlet malı yetimin malı’ mesajı veriliyordu.

Devletin malına el uzatma diye tembihleniyordu.

Ne mi oldu?

Bir şeyden bir şey olmaz anlayışı türedi.

Çalanın çaldığı yanına kar kaldı.

Bana değmeyen yılan bin yaşasın ahlakı hakim olmaya başladı.

Hep başkaları suçlandı.

İnsanlar duyguları ve değerleriyle kandırıldı.

Belki şifreli olacak ama, ‘Balta sapı’ gibi.

İnsanlar soyuluyor.

Ü kuruşluk mal, bir bahane ile 15 kuruşa satılıyor.

Utanma azaldı. Haya ve edep gericilik yaftasıyla can çekişiyor.

Vurgun vurmak, çalmak, dolandırmak uyanıklık oldu. Elinden evini, tarlasını, ürününü veya arabasını alıp, parasını bankaya yatırırız diyerek garibanı dolandıranlar çoğaldı.

Şimdi yolda bulduğu bir miktar parayı sahibine teslim edene çok sevinir olduk.

Az da olsa, insanlık ölmemiş diye mutlu olduk.

Kim ne derse desin rahat yaşıyoruz.

Vicdanımız hiç rahatsız olmuyor.

Çünkü bana değmeyen yılan var.

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

MALAZGİRT VE SAKARYA

  1. Sultan Alparslan

1299 Osman bey

1921 Mustafa Kemal Paşa

Türk Milleti.

Müslüman Türk’ün devletleri.

Ya devlet başa, ya kuzgun leşe.

Anadolu’ya kapıların açıldığı 1071 yılında ecdadımızın yaptığı Malazgirt Meydan Muharebesinde ruhumuza bir bakın.

Aylardan Ağustos, günlerden Cuma;

Gün doğmadan evvel İklim-i Rûm’a,

Bozkurtlar ordusu geçti hücûma…

Yeni bir şevk ile gürledi gökler:

Ya Allah… Bismillah… Allahüekber… sözleriyle, şair ne güzel anlatmış. Marşın İlk kıtasında Türk milletinin ruhunu anlatan şair, son kıtasında da;

 

Yiğitler kan döker, bayrak solmaya;

Anadolu başlar vatan olmaya…

Kızılelma’ya hey… Kızılelma’ya…

En güzel marşını vurmadan mehter:

Ya Allah… Bismillah… Allahüekber…

‘Kızılelma’ya hey Kızılelma’ya diyerek gençliğe hedefini göstermiş.

Müslüman Türk milletine düşman olanlar, Malazgirt’te kalmamışlar. Girdiğimiz kapıdan atmak için Bilecik’te, Bursa’da, Konya yakınlarında (Miryokefalon), Mohaç ta, Çanakkale’de, Sakarya’ da hep önümüze çıkmışlar.

O gün Sultan Alparslan, yiğitlerine “Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım; ya da şehit olarak cennete giderim. Sizlerden beni takip etmeyi tercih edenler, takip etsin. Ayrılmayı tercih edenler, gitsinler! Burada emreden sultan ve emredilen asker yoktur. Zira bugün ben de sizlerden biriyim. Sizlerle birlikte savaşan bir gaziyim. Beni takip edenler ve nefislerini yüce Allah’a adayarak şehit olanlar, cennete; sağ kalanlar gaziliğe kavuşacaktır. Ayrılanları ise, ahirette ateş, dünyada da rezillik beklemektedir.” derken, Sultan Fatih, “Ya İstanbul beni alır. Ya da ben İstanbul’u alırım.” Mustafa Kemal Paşa da “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Bu satıh bütün vatandır” diyerek ecdadın gösterdiği hedefe yüründüğü tüm dünya ya gösterilmişti.

Malazgirt’te açılan kapı, Sakarya da düşmanın suratına kapatıldı.

Anadolu’yu vatan yapan ecdadımız asırlarca düşmanla çarpışırken, İstiklal Harbi’nde de vatanımızdan düşmanı atmak için kadın, çoluk, çocuk hep birlikte yıllarca, düşmanla savaşmıştır.

Hatta Sakarya’da; yeni bir Malazgirt destanı yazmıştır.

Ne demiş şair.

Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm-büklüm burulur,
Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur

Bize şanlı zaferleri yaşatan ecdadımdan Allah’ım razı olsun. Mekanları cennet olsun.

En güzel marşını vurmadan mehter:

Ya Allah… Bismillah… Allahüekber…

‘Kızılelma’ya hey Kızılelma’ya.

Hedefimizi unutmadık, unutmayız.

 

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

SİYASİLERİ AĞIRLADIK

Bugün siyasilerden izlediklerimizi, konuştuklarımızı paylaşacağız.

Konya Eski Büyükşehir Belediye Başkanı Ak Parti Konya Milletvekili Tahir Akyürek ile ayaküstü sohbet ettik.

Eskilerden biraz takıldık. Sonra gündeme ilişkin sorular yönelttik.

Hakkını teslim etmek lazım. Ak Parti İl Başkanı Hasan Angı ve yönetim kurulu üyeleri, Büyükşehir ve merkez ilçe belediye başkanları, Milletvekilleri ziyaret programı çerçevesinde sürekli halkın içindeler.

Üç dönem Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptığı için bizde ağız alışkanlığı Tahir Akyürek’e başkanım diye hitap ediyoruz.

AK Parti MKYK Üyesi, Konya Milletvekili, TBMM Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Başkanı Tahir Akyürek, Türkiye’yi zor duruma düşürmek isteyen dış mihrakların sürekli oyun peşinde oldukları uyarısını yaparak “Bizde millet olarak uyanık olmalıyız” mesajını verdi.

Bu mesaj aslında hepimizin günlük hayatımızda ön planda tutmamız gereken bur uyarı.

Belki de kendimizi çok fazla yormamıza da gerek yok. Çünkü çevremizde yaşananlar bu uyarıyı her gün canlı örnekleriyle gösteriyor.

Akyürek, küresel iklim değişikliği ile ilgili olarak ta; “Gelişmiş olarak kabul edilen ülkeler gerekli sorumlulukları yerine getirmiyorlar. Dünyada en büyük kabul edilen 100 şirket sera gazı üretiminin yüzde 70′ ini gerçekleştiriyor. Bazı ülkeler de sera gazı üretiminin durdurulması ile alakalı elini taşın altına koymuyor. Bu durum aslında emperyalizmle de ilgilidir. İnsanlık olarak önlem almak gerektiği açıktır” sözleriyle, batılı ülkelerin insanlığa çevreden de zarar verdiklerine dikkat çekti.

Konya ya yapılacak yatırımlarla ilgili aldığımız bilgileri de başka bir zaman paylaşırız.

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un Konya ziyaretine değinmiş, açıklamalarından bazı bölümlerini bugün paylaşacağız demiştik. Bakan Ersoy; UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan Çatalhöyük kazı alanındaki temeli atılan Çatalhöyük Tanıtım ve Karşılama Merkezi’nin tamamlandığında Konya’nın turizmine değer katacağını söylemişti.

Çatalhöyük, tarihi itibariyle Türkiye’nin ve insanlığın en önemli arkeolojik değerlerinden biridir. Anadolu topraklarının, insan medeniyetinin filizlendiği, şekillendiği, yol ayrımlarında yönünü bulup yükseldiği coğrafya olduğunun da kanıtıdır.

Bakan Ersoy’un tarihi yerlerle ilgili şu sözleri çok dikkatimi çekti.

“Birkaç haftalık tatilin güzel bir hatırası olarak değil, insanların heyecanla tecrübe ettikleri ve bu tecrübede edindikleri bilgileri, hissettikleri duyguları başkalarıyla paylaşma ihtiyacı duyacakları bir deneyim yaşatmalıyız. Ören yerlerimizde ve müzelerimizde bilgiyi estetik ve zarafetle iç içe, teknolojiyi en doğru şekilde kullanarak ama daima doyurucu ve akılda kalıcı şekilde insanlara sunma gayretimizin arkasında bu amaç bulunmaktadır. Temelini atmakta olduğumuz bu proje de aynı amaca hizmet edecektir.”

Çatalhöyük’ün tarihinde şehrimizin ve bölgemizin yemek kültürü de saklıdır.

Çatalhöyük’e yapılan çalışmaları Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay’a sorduk.

Başkan Altay, Konya’nın Türkiye’nin tarım ve sanayide önde gelen şehirlerinden biri olduğunu dile getirerek, “Çatalhöyük Tanıtım ve Karşılama Merkezi 43 milyonluk bir proje. Konya’yı turizm kenti yapan önemli çalışmalardan birisi olacak” dedi.

Görülüyor ki; Konya siyasi ziyaretlerle çok hareketlendi.

İyi Parti İl Teşkilat Başkanı Av. Gökhan Tozoğlu, partisinin Milletvekilleri, yönetim kurulu üyeleri ve Belediye Meclis üyeleriyle birlikte tüm ilçe ve mahalleleri ziyaret ediyor. Bu ziyaretler zaman, zaman teşkilatta oluşturulan gruplar halinde de yapılıyor.

Gelecek Partisi İl Teşkilatı Muharrem ayı münasebetiyle aşure ikramı yaptı. İl Başkanı Hasan Ekicinin organize ettiği programa Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Başçı ile PYK Üyesi Ömer Ünal da katıldı.

Büyükşehir Belediye Başkanı Altay’ın yaptığı diyeti, Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı İzmir Milletvekili Hamza Dağ ile gündeme dair sohbetimizi de Çarşamba günkü köşemizde paylaşacağız inşallah.

Bizden şimdilik bu kadar.

 

 

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

HAMZA DAĞ VE UĞUR BAŞKAN

Ak Parti İl Teşkilatı geleneksel hale getirdiği basın buluşmalarını devam ettiriyor. Genel Başkan Yardımcısı Medya ve Tanıtım Başkanı İzmir Milletvekili Hamza Dağ buluşmanın konuğuydu.

İl Başkanı Hasan Angı moderatörlüğünde yapılan program sohbet havasında başladı. Önce toplantıya katılan basın mensuplarının soruları alındı. Ardından tek tek cevaplar sıralandı.

Bende; “Özellikle son üç yılda başta demir ve çimento olmak üzere inşaat malzemelerinin aşırı fiyat artışının dar gelirliye konut üreten TOKİ olmak üzere bu sektörü çok olumsuz etkilediğini, yem fiyatları artışının da önlemez bir hal almasının hayvancılığın geleceğini tehdit ettiğini. Piyasada yaşanan aşırı fiyat artışına çözüm öneriniz nedir” diye sordum.

Çünkü TOKİ bugüne kadar hiçbir iktidarın cesaret edemediği milyonlarca konutu çok uygun fiyata, tabiri caizse kira öder gibi ödemeyle kısa sürede yapıp vatandaşa teslim ediyor.

İnşaat malzemelerinde fiyat artışı sanki TOKİ’ye karşı mücadele gibi görünüyor. Ya da ‘dar gelirli ev sahibi olmasın’ diyor.

Yem fiyatlarının artışı da hoş değil.

Hamza Dağ, alınan tedbirlerle enflasyonun aşağı yönde seyretmesinin başlayacağını ve bu fiyat artışlarının da böylece önüne geçileceğini, besicilere de TMO aracılığıyla arpa desteği verildiğini anlattı.

Ak Parti icraatlarını anlatamıyor mu şeklindeki bir soruya da şöyle cevap verdi.

“AK Parti yaptığı icraatları iyi anlatıyor ve çok büyük hizmetler yapıyor. Milletimiz de bunun karşılığını AK Parti’yi girdiği 15 seçimde birinci parti yaparak, iktidarı verdi. Eğer biz kendimizi anlatamamış olsaydık, bu seçimleri kazanamamış olmamız lazımdı. Anlatım konusunda bir mecrayı değil, her mecrayı kullanmamız lazım ve kullanıyoruz. Bugüne kadar ilkeli ve hakikatli siyaset yaptık, bundan sonra da aynı şekilde yapacağız.”

Hamza Dağ’ın ana muhalefetle ilgili eleştirileri de yalan bilgileri kamuoyu ile paylaşmalarına yönelikti.

Güzel başlayan program, güzel bir fotoğraf karesi ile son buldu.

Program da Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay da vardı. Başkan Altay’ın bir süredir diyet yaptığını duymuştum. Ama yemekli bir toplantı da karşılaşmadığım için bu bilgi benim için sadece duyumdu.

Hamza Dağ’ın katıldığı akşam yapılan ‘Basın buluşması’ toplantısı yemekli olunca bir gözümü başkan Altay’ı takibe ayırdım.

Yemek ikramında ilk gelen bamya çorbasını içti. Ardından salatayı zamana yayarak tüketmeye çalıştı. Menüde olan su böreği, yaprak sarması ve tandır kebabı ikramlarını almadı.

‘Öğle yemeğinde fazla mı kaçırdı’ diye günün içinde birlikte olduğu çalışma ekibine sordum. Onlar da ‘Hayır’ cevabını verince diyet duyumu gözle gördüğüm uygulamaya dönüştü.

Şimdi, Uğur başkanla yemekli programlara gidip gitmeme konusunda kararsızım.

Uğur başkan boyu uzun olduğu için kilosunu kontrol ediyordur.

Biz ne yapalım…

Pandemiden yeni çıktık.

 

 

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

YAŞAYARAK ÖĞRENİLİR

Bizim, “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diye bir atasözümüz var.

Ülkeler arası veya kişilerin yaşadığı olaylar sonucu ortaya çıkan durum, bizim bu sözlerimizin asırlar öncesinden nasıl ders çıkartılacak birer uyarı olduğunu gösteriyor.

Örneğin, “Gavurdan dost, ayıdan post olmaz.”

“Abdal ata binmiş bey oldum sanmış.”

“Adamakla mal tükenmez.”

Bunlar gibi her konuda öğüt veren yüzlercesi var.

Bizim ecdadımız, yaşanmış acıların verdiği tecrübeler sonucu bu sözleri söylediği için hepsi gelecek nesillerimiz için de birer ilham kaynağıdır.

Çok sıcak bir olayı tüm gerçekliğiyle anlatayım diye bugün köşemizde atasözlerimizi konu ettim.

Ne diyor.

“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.”

Her zaman ‘Batıya güvenilmez’ diye paylaşımlar yapmışımdır.

Çünkü azıcık gerçek tarihi okuduğunuz zaman sözde demokrasi ve insan seven batılıları yakından tanıyorsunuz.

Sonra yaşanan o acıları yüreğinizde hissederek “Aman ha” diyerek hatırlatma görevinizi yapmaya çalışıyorsunuz.

‘Bir bilen’ olmanıza gerek yok. Asırlardır söyledikleri ile yaptıkları çok farklı.

Son örnek Afganistan.

Ne dediler?

Ne yaptılar.

Irak’ı, Suriye’yi, Libya’yı bugün anlatmayacağım.

Demokrasi ve insan hakları demiyorlar mı?

Özgürlük vaad etmiyorlar mı?

Ağızları da çok güzel laf yapıyor bu hainlerin.

Hele sözcüleri: Sanki sütten çıkmış ak kaşık sanırsın canileri.

İnsanlıktan nasibini almamış katil, haçlı sürüleri.

Şu Afgan halkının düştüğü duruma bakın.

Ülkelerinden kaçar hale geldiler.

Hele gençler. Bu ne idüğü belirsizlerin yüzünden vatanlarından, ailelerinden kaçıyorlar.

Ama bunlara güvenilmeyeceğini demek ki yeni anlıyorlar.

İnşallah içimizdeki hainler de birazcık kafalarını kumdan çıkarıp olup bitenlerden ders alırlar.

Atasözlerimizi anlamazlar da; belki Afganistan da yaşananları görerek hainliklerinden utanırlar.

Ya da; bizim de sonumuz böyle olur diye, can derdine düşüp birazcık insafa gelirler.

Çok da ‘tın’.

Gördünüz işte.

Köpeklerini dahi uçağa alarak gittiler. Kandırdıkları ve kullandıkları Afgan halkını, köpeklerinden yer kalmayan uçaklarına almayıp havaalanına bırakıp kaçtılar.

Köpeğimiz sizden çok daha değerli mesajını verdiler.

Tabii ki, anlayana.

Benim ecdadım “Gavurdan dost, ayıdan post olmaz” diyerek bunları asırlar önce anlatmış.

Ama siz daha yeni yeni öğreniyorsunuz?

Hainlerle işbirliği yaparsanız daha çok acı tecrübeler yaşayacaksınız…

 

 

 

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

ALİ ÖĞE HOCAYI ZİYARET ETTİK

90’lı yıllarda külliyesi ile inşaatı başlayınca çalıştığım gazetenin çok yakınında olduğu için sürekli yardım ve destek içerikli haber yapardım.

İl Müftüsü olarak 1987 ve 1997 yılları arasında görev yapan İsmail Öner ve Habib Görün hocalar inşaatın ihtiyacı için yardım ziyaretleri yaparken, Konyalılar da bu çağrıya sessiz kalmazdı.

Önce İl Müftülüğünün de içinde olduğu Külliye binası, ardından da Hacıveyszade Camii tamamlanarak Konya ya bir eser kazandırıldı.

Müftülük ve Hacıveyszade Camii Konya da millet dayanışmasının eserlerinden birisidir.

İnşaat ve Diyanet içerikli haberlerimiz yüzünden Müftü hocalarla sık görüşür, kamuoyu ile paylaşmak istedikleri bilgileri; haber ve yorumlarımızla aktarmaya çalışırdık.

Mehmet Yavuz, Mustafa Kutlu, Şükrü Özbuğday, Prof.Dr. Ali Akpınar ve Ahmet Poçanoğlu hocaların il müftüsü olduğu dönemlerde de seyrekte olsa ziyaretimiz olmuştur.

Müftülük üst düzey personeli olarak görevdeyken Necmettin Erbakan Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu İlahiyat Fakültesi öğretim üyeliğine geçen Ali Öğe hoca, 11 yıldır bu görevini sürdürürken 2 Nisan 2021 günü Konya İl Müftüsü olarak atanınca bize de ‘Hayırlı olsun’ ziyareti için il Müftülüğüne gitme mecburiyeti doğdu

Özel kalemde sohbet ederiz düşüncesiyle biraz erken gitmiştim. Sabah saatleri olmasına rağmen ziyaretçi trafiği çok yoğundu.

Ali hoca Konya Müftüsü olarak atanmasının ardından önce İstanbul da Ayasofya Camii’nde, sonra da Bursa Ulu Camii’nde Cuma Namazı kıldırdı.

Ülkemizin bu iki büyük ve tarihi camisinde namaz öncesi hutbede Müslümanların önemli sorunlarına değinen konuşmasının etkisi ise kısa sürede Konya’da da hissedildi.

Konya tarihinde bir ilk yaşanıyordu.

Konya Müftüsü, Konya dışında iki büyük ilde hutbe de konuşuyor ve ardından namaz kıldırıyordu.

Aziziye Camii cemaati ise ayrı bir teşekkür ediyordu.

Bir Cuma namazını da Aziziye Camii’nde kıldıran Ali Öğe hocayı yere göğe sığdıramıyorlardı.

Niye diye sorduğumda: “Müftüler ya Kapu Camii’nde, ya da Selimiye Camii’nde Cuma Namazı kıldırırlardı” cevabını vermişlerdi.

Kur’an eğitimi alan küçükleri ziyaret ettiği camilerdeki imam ve küçük kursiyerlerin övgüsü ise Ali hocanın dokunuşları olarak dikkat çekmeye başlamıştı.

Kafamda oluşan bu rahatlıkla makama girdim.

Soru sormak aklımın ucundan bile geçmiyordu. Ama merkezi sistemde okunan ve iç dünyamıza huzur veren güzel ezanın sırrını sordum.

“Her zaman, her yerde, herkese dokunan bir din anlayışı ile hizmet edeceğiz” cümlesi ile altı dolu bir cevap aldım

Belki de sohbetin ana mesajıydı bu cümle.

“Diyanet görevlisi olmayan, ancak güzel sesli ezan okuyanlara mikrofon açık” cümlesi ise camilere bir özgüvenin kazanımıydı.

İmam ve cemaat dayanışması için yeni bir uygulama başlatılıyor.

İmamlar görev yaptığı caminin dışında, başka bir camide de vakit namazları kıldıracak. Sabah ve yatsı namazının ardından camide sohbet programı devam edecek. Cami cemaati evlerinde de ziyaret edilecek. Konya dışındaki illerden Cuma Namazı ve Hutbe için Müftü ve vaiz davet edilecek. Üniversite gençliğine destek için ‘burs’ imkanları da değerlendirilecek.

Ziyaretin sonunda anladığım sabah namazında başlayan çalışma, yatsı namazı sonuna kadar sürecek.

Cami cemaati, aşina olduğu imam efendilerin dışında başka imamlarla vakit namazı kılma ve vaaz dinleme imkanına kavuşacak.

Her cami cıvıl, cıvıl olacak. Cemaat yeni ses ve yeni bir yüzle vakit namazının yanında keyifle vaz-ı nasihatte dinleyecek.

Ziyaretten bir bölüm aktardım. Anlatılanlardan bende çok keyif aldım.

Müftü Ali hocayı yeniden ziyaret edeceğim.

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

ASLI HU- NESLİ HU

Önceki günkü köşemizde ‘Had’ bilmekle ilgili hikayemizi paylaşmıştım. Bugün de Ahmet Adil hocamızın canlılarda ‘aslı ve nesli’ ile ilgili gönderdiği hikayeyi sizlere aktaracağım.

Zenginlik paylaşmaktır.

Bizde köşemizde bunu yapmaya çalışıyoruz.

İşte hikayemiz.

Bir gün sultan, bahçıvanının yanına uğrayıp, kendisine hediye edilen tayı sorar.

-Bahçıvan efendi! Nasıl bizim tay? der

Bahçıvan : Asluhû nesluhû (aslı neyse nesli de odur), sultanım.

Sultan : Nesi var ki?

-Sultanım, asil bir tayın sırtına sinek böcek konduğunda bunları kuyruğuyla kovalar; ancak bizim tay, adeta bir inek gibi kafasını çevirip ağzıyla sinekleri kovalıyor.

Sultan, bunun nedenini öğrenmek için tayı hediye eden adamı çağırtır ve tayın bu davranışının sebebi hakkında bilgi ister.

Tayı hediye eden adam der ki:

-Sultanım, bizim tay doğduktan hemen sonra annesi öldüğü için onu, ineğe emzirttik.

Böylece meselenin sırrı çözülmüş olur ve sultan adamlarına emreder:

“Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek!”

Başka bir zaman sultana, güzel görünüşlü iri bir hindi hediye edilir.

Bir müddet sonra sultan bahçıvanın yanına varır ve hindiyi sorar.

-Asluhû nesluhû, sultanım.

-Bahçıvan efendi, bunun neyi var?

-Sultanım, asil olan bir hindi öteceği zaman kabarır, ibiği masmavi olunca başlar ötmeğe.

Bizim hindi iyice kabarıyor, ibiği masmavi olup tam öteceği zaman kafasını suya daldırıyor. Galiba bunun da soyunda bir bozukluk var.

Sultan, işin aslını öğrenmek için hindiyi hediye eden kişiyi çağırtır.

O kişi, hindinin yumurtasını ördeğin altına koyduklarını ve hindinin, ördek yavrularıyla birlikte büyüdüğünü anlatır. Bu meselenin de sırrı böylece anlaşılmış olur.

Ve padişah emreder:

“Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek.”

Sultan, güzel bir günün sabahında bahçede yalnız başına dolaşırken bahçıvan gözüne ilişir ve ona doğru yaklaşarak;

-Bahçıvan efendi, bende de bir sıkıntı var mı? der.

-Asluhû nesluhû, efendim.

-Bende de mi? der ve hemen son demlerini yaşayan annesine koşar.

-Anacığım, inan sana kırılıp küsmem, kızmam da.

Bende bir sıkıntı var mı?

Annesi durur, sıkıla sıkıla başlar anlatmaya:

-Oğul, babanla evlendiğimizde baban çok yaşlıydı, ben daha 15-16 yaşlarında genç, güzel bir kızdım. Gençliğimin duygularına kapılıp bir hata ettim. Sen bizim sarayın aşçısının oğlusun.

Hakikati öğrenen sultan, bahçıvana seslenir:

-Ey olayların perde arkasından bizlere sırlar sunan değerli insan!

Tay ve hindinin durumlarına vakıf oldun, anladık da, benim durumumu nasıl anladın? Bu nasıl bir bilgeliktir? Söyle bakalım bana.

-Ey yüce Sultan, bunu anlamaktan daha kolay ne var?

Benim bildiğim sultanlar, ödül verirken “verin bir kese altın!” der. Sen ise, “verin fazladan bir kap yemek!” diyorsun. Sultan adamlarına seslenir:

-Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek!

Ne deyim ben!

Yorumlar yine size ait.

Ecdadımız her olayı hikayeleştirmiş.

Bizde şimdi parça parça paylaşıyoruz.

Gönderin bir hikaye daha….

 

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

HADDİNİ AŞMA

Köşemiz okurlarımızın desteğiyle daha güzel oluyor.

Köşe yazarlığında önemli bir değişiklik yaptık. Hep kendi yorumlarımızla okuyucumuzun karşısında olmak yerine okurlarımızın da görüşleri ile ortak bir ses oluşturduk.

Her şeyi bilen eleştirisi almak yerine ‘güçlü bir ses’ değerlendirmesinin muhatabı olduk.

Bugün de okurumuz Yaşar Güvensoy’dan gelen çok güzel bir hikayeyi paylaşacağım.

Yaşar abi, alıntı olduğunu ifade ettiği hikayenin günümüze çok uygun olması nedeniyle paylaşılmasını istediğini anlattı.

İşte hikaye.

Halife Harun Reşid, Bermek olan veziri Cafer bin Yahya ile birlikte, “Saray’ın bahçesinde gezerken, canı meyve çekiyor… “Elmayı dalından koparmak için uzanıyor, ne var ki; “orta boylu” olduğu için, meyveye yetişemiyor!..

Veziri Yahya’ya diyor ki;

“Omzuma çık, o meyveyi kopar ve bana ver!”

Vezir “zayıf” olduğu için, “Halife’nin omzuna” çıkıyor ve meyveyi koparıp, veriyor…

Meyveyi yiyen Halife Harun Reşid, “çok lezzetliymiş” diyor, “Bana bahçıvanı çağırın… Bu lezzetli meyveden dolayı onu ödüllendireceğim.”

Zaten az ileride duran ve olan-biteni “hayretle” seyreden bahçıvan geliyor… Halife, ona; “Sana bir ödül vereceğim, dile benden ne dilersen” diyor…

Bahçıvan diyor ki;

“Sultanım, sizden bir tek isteğim olacak… Bana, benim Bermekî olmadığıma dair bir belge verir misiniz?”

Halife şaşırıyor!..

“Herkes devlet kademesinde görev almak için bir Bermekî şeceresi uydururken, herkes Bermekî olmaya can atarken, sen niye Bermekî olmadığına dair belge istiyorsun ki?..

Kaldı ki, sen bir Bermekî’sin!.. Bermekî olmaktan niye kaçınıyorsun?..”

“Belgeyi almakta ısrar eden bahçıvan diyor ki; “Evet, bir Bermekî’yim… Ama, mademki, benden bir istekte bulunmamı istediniz… Ben bu belgeyi istiyorum, başka da bir isteğim yok!”

Halife Harun Reşid ; “Madem ısrar ediyorsun, istediğin belgeyi vereceğim sana” diyor ve daha sonra da, o belgeyi veriyor bahçıvana…

Aradan yıllar geçer…

Halife Harun Reşid, yattığı uykudan uyanır, gözleri açılır, kulakları duymaya başlar…

“Civar ülkelerden gelen uyarıların ve halktan yükselen tepkilerin, hiç de yersiz olmadığını düşünmeye başlar!..

Bermekîler ; Halife Harun Reşid’in kendilerine beslediği “büyük güven ve yakın ilgiyi istismar ederek, sadece saray kademelerini değil, eyaletleri de kendi yandaşları ile yönetmeye başlarlar!..

Devletin her kademesini anlayacağınız bir ‘ur’ gibi sarmışlar, en ücra yerlerine bile kendi adamlarını yerleştirmişlerdir!..

Yattığı derin uykudan uyanan Halife, Bermekîlerin ‘devlet içinde devlet’ kurmak için uğraştıklarını, ülkenin her yanını ele geçirdiklerini ve kendisini devre dışı bıraktıklarını fark edince, derhal emir verir:

“Bermekîleri kılıçtan geçirin!..

Yaşlılarını da zindana atın!”

Emir, yerine getirilir!..Bermekiler öldürülür.

Peki, “Bahçıvan’a ne olur?..

Halife’nin emri üzerine, görevliler “Bahçıvan’ın evine de giderler… Ya kılıçtan geçirecekler, ya hapse atacaklardır!..

Ama, bahçıvan; hemen, “Bermekî olmadığına” dair, Halife imzalı belgeyi gösterir!..

“Gördüğünüz gibi, ben Bermekî değilim der ve kellesini kurtarır!..

“Kılıçtan geçirme ve zindana atma operasyonu” sona erince, Harun Reşid, son durumu öğrenmek için kurmaylarını çağırır ve sorar;

“Emrimi yerine getirdiniz mi?”

Kurmaylar der ki;

“Listedeki herkes; ya kılıçtan geçirildi, ya zindana atıldı… Sadece bir adam kaldı… Ama, ona dokunamadık, çünkü elinde sizin imzaladığınız bir belge vardı!”

Halife; “Hatırladım ben onu… Onu bulun ve bana getirin” der…

Bahçıvan huzuruna getirilince, Harun Reşid sorar adama;

“O gün, Bermekî olmadığına dair, benden ısrarla belge istedin… Ben de verdim… Peki, bugünlerin geleceğini nereden anladın?”

Bahçıvan der ki;

“Sultanım; hani, o elmayı koparmak isterken, vezir, sizin omzunuza basmıştı ya… İşte o an dedim ki; eyvah, bizim sonumuz geldi!”

Harun Reşid, araya girip; “Ama ben söyledim omzuma basmasını” deyince, bahçıvan der ki;

Fark etmez sultanım… Sizin, Sultan olarak, vezirinizin omzunuza basmasını istemeniz bir alicenaplıktır, büyüklüktür… Siz istemiş olsanız bile, vezirinizin omzunuza basması ise; hem şımarıklık, hem had bilmezlik, hem de küstahlıktır!..

Sizin omzunuza basıp meyveyi koparmak yerine, pekâlâ beni çağırabilir ve benden isteyebilirdi!..

Bir adam, vezir de olsa, sultanının omzuna basacak kadar cüretkâr ve had bilmez olduysa, bunun sonu felâkettir!..

Ben, işte o gün bu felâketi gördüm ve sizden o belgeyi istedim.”

Yorum, yine size ait.

 

 

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

AĞZIMIZDA BAKLA ISLANDI

 

Bugün de bir hikaye ile yazımıza başlayalım.

Bir okurumuz göndermiş.

Sanki içinde bulunduğumuz durumu anlatıyor gibi.

Hikaye şöyle.

Vaktiyle ağzı çok bozuk bir adam varmış. Hiç kimsenin ağzına almayacağı en yakası açılmadık, en sunturlu laflar adamın ağzında sakızmış.

Günün birinde adam söylediklerine pişman olmuş. Bir daha çirkin sözler sarf etmemeye yemin etmiş. Sözüne sadık kalmak için de nefsini terbiye etmeye karar vermiş. Hemen soluğu bir tekkede almış. Şeyhe tövbe ettiğini, bundan böyle kendini yetiştirip dervişliğe soyunmak istediğini söylemiş.

Şeyh bakmış, adamın niyeti halis, çok da pişman görünüyor… Şimdi geri çevirmek olur mu hiç? Mutfaktan bir avuç bakla tanesi getirtmiş. “Allah niyetine ulaşmayı nasip etsin inşallah” diyerek okumuş üflemiş baklaları. Sonra da adama demiş ki, “Bu baklaların birini ağzına al, kalanını cebine koy. Konuşmak istediğin zaman ağzında bakla olduğu için konuşamayacaksın. Ağzından baklayı çıkarana kadar da hırsın geçecek. Bakla ağzında ıslanıp parçalanırsa, onu at, başka bir bakla al. Haydi bakalım, Allah işini kolay etsin.”

Adam şeyhin sözünü hemen yerine getirmiş. Baklaların birini dilinin altına koymuş, ötekilerini cebine doldurmuş. Ne zaman kötü konuşacak olsa ağzındaki bakla ona tövbesini hatırlatıyormuş. Aradan bir gün geçmiş, beş gün geçmiş, on gün geçmiş… Baklalar gerçekten de işe yaramış. Bu arada adam da dergâha iyice ısınmış. Oranın günlük işlerini yapmaya başlamış. Şeyhinin yanından hiç ayrılmıyormuş. Günün birinde şeyhiyle birlikte sokakta yürüyormuş. Aksilik bu ya, onlar yolun ortasındayken çok şiddetli bir yağmur bastırmış. Şeyh ile derviş de tabanları yağlamış, dergâha hemen ulaşabilmek için hızlı hızlı yürümeye başlamışlar.

Tam o sırada önlerinden geçtikleri evin penceresi açılmış. Genç bir kız görünmüş pencerede. “Şeyh Efendi huuu!” diye seslenmiş şeyhe. Şeyh ile derviş durup şaşkınlıkla sesin geldiği yöne bakmışlar. “Rica etsem, biraz durur musunuz? Çok önemli bir işimiz var” demiş genç kız, sonra da içeri girmiş. Şeyh daha da şaşırmış, dervişle birlikte şakır şakır yağan yağmurun altında beklemeye başlamış. “Hasbinallah ne oldu acaba?” diye düşünürlerken kız tekrar görünmüş pencerede. “Ayy ayy ne olur biraz daha bekleyin, çok önemli çok!” demiş, yine kaybolmuş.

Sicim gibi yağmurun altında şeyhle derviş kısa sürede donlarına kadar ıslanmışlar. Derviş, ağzında baklayla bir şeyler gevelemeye başlamış. Şeyh de ya sabır çekip duruyormuş. Yolun ortasında sığınacak bir yer de yokmuş. Şeyh en sonunda kapıyı çalıp ne için sokakta bekletildiğini soracakmış ki, tam o sırada kız yine pencerede görünmüş. Yalvarır bir sesle “Ah biliyorum çok ıslandınız ama azıcık kaldı, ne olur biraz daha durun” deyip yine kaybolmuş.

E şeyh koskoca tarikat adamı. Sabrı da bilir, çileyi de bilir. Beklemeye devam etmiş yağmurun altında tabii. Dervişse iyice sabırsızlanmış. Ağzında baklayla vır vır vır bir şeyler gevelemeye devam etmiş. O sırada kız nihayet tekrar görünmüş. “Tamam Şeyh Efendi, Allah razı olsun. Artık gidebilirsiniz” demiş. Şeyh meraklanmış. “İyi de hanım kızım, niye beklettin bizi bu kadar?” diye sormuş. “Ah Şeyh Efendi, kusura bakmayın” demiş kız, “Sizi çok beklettim ama önemli bir sebebi vardı. Annem tavukları kuluçkaya yatırıyordu.

Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesindeki kavuğa bakarsan piliçler tepeli olur, yumurtalardan horoz çıkar derler. Onun için sizi beklettik. Kavuğunuza baka baka kuluçkaya koyduk yumurtaları. “Bu densizlik karşısında şeyhin ağzı açık kalmış. Yanında, ağzında baklayla bir şeyler geveleyip duran dervişi dürtüp “Evlat” demiş, “tam zamanıdır, çıkar şu baklayı ağzından!”

İnsanların kaderi olduğu gibi ülkelerinde kaderi vardır.

Aslında ülkelerin kaderi sınırlarında yaşayan insanların karakterine çok bağlıdır.

Deprem gibi, sel gibi doğal afetler vardır.

Zararın büyüklüğünü önlemek için çaba harcarız. Ama engellemeye gücümüz yetmez.

Ancak toprağında yaşayan, suyunu içen insanlar ihanet ettiği gün, ülkenin kaderi yazılmaya başlar.

Artık ‘beka’ üzerinde oyun oynanmaya başlanmıştır.

Bunun açık adı; önce huzursuzluk ortamı oluştur, sonra güvensizlik. Ardından yer yer ayaklanmaları planla. Sonra da böl parçala yut.

Hedef bir kişi veya grup gösterilir.

Çünkü bu hedef, ihanete giden yolu kolaylaştırır.

Son yıllarda ülkemizde yaşanan ihanetlere bakınca insanın aklına hainler iyice azdı demekten başka bir şey gelmiyor.

Ormanlarımızı yakıyorlar.

Yakanlar değil, söndürmeye çalışanlar suçlanıyor.

Askerimizi, polisimizi, vatandaşımızı kalleşçe ve kahpece şehit ediyorlar. Bu hainlere bir kelam edemeyenler devletimizi suçluyor.

Münferit bir olayın adından birliğimize beraberliğimize kastediyorlar. Dünyanın hiçbir ülkesinde müsamaha gösterilmeyen bu hainlerin yaptıkları, sabırları zorluyor.

Milletin ağzındaki bakla da gevelenmekten iyice ıslandı.

Hukuk gereğini yapsınnn.

 

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

O AYRANI İÇECEKLER

Bugün de bir hikaye ile başlayalım.

Eşkıya’nın birisi köy, köy gezip soygun vurgun yaparmış.

Yine bir köye gitmek için yola çıkmış. Ama köy çok uzakta olunca sıcaktan bunalmış ve çok susamış. Yol üzerinde gördüğü çadıra doğru yönelmiş.

Çadırın önüne geldiğinde onu bir çocuk hoş geldin amca, diye karşılamış.

Eşkıya ilerdeki köye gideceğini ama susadığı için geldiğini belirterek çocuktan bir bardak su istemiş.

Çocukta amca istersen sana ayran vereyim, sıcakta iyi gelir deyince eşkıya olur demiş.

Çocuğun getirdiği bir tas ayranı eşkıya bir dikişte içmiş.

Çocuk tekrar getireyim mi deyince yine getir demiş.

Gelen ayranı da bir dikişte içince; çocuk amca ayran var istersen bir daha getireyim demiş.

Çocuğun yüzüne bakan eşkıya; “Evladım bu kadar ayranı nerden buluyorsun ”  diye sorunca çocuk cevap vermiş.

Amca sabah ayran yaptıydık. Onun da içine fare kaçmış. Dökecektik. Sen geldin. Yarısını içtin biraz kaldı.

Bunu duyan eşkıya sinirinden elindeki tası yere fırlatarak parçalayınca çocuk ağlayarak annesine seslenir:

Anne ayranı içen adam ‘köpeğin yalağı’nı parçaladı.

Şimdi gelelim konumuza.

Tunus da Cumhurbaşkanı eliyle yapılan darbe bize yabancı değil.

Bunun adı Post Modern.

28 Şubat 1997 yılında bu millete onu yaşattılar.

Amerika’da bilmem ne cemaatinden ‘boynuz’ ödülünü alan şahıs ve birlikte hareket ettiği yardakçılar binlerce masumun ekmeğine kan doğradılar.

Milletin gencecik evlatlarını, Üniversite kapılarında inim-inim inlettiler.

Ama zalimin zulmü öyle bin yıl falan sürmüyor.

Akan gözyaşları ve ahlar, semada karşılık buluyor.

Bütün bunlar gösteriyor ki; ayağa kalkmayalım diye içimizden de, çevremizden de derin bir kuşatma altındayız.

Bizde yaşananlar, bizimle iş birliği yapan komşu ve kardeş ülkelerde yaşanan darbeler, derin kuşatmaya örnek olarak yeterlidir sanırım.

Kardeşlerimizi yerlerinden yurtlarından ediyorlar.

Türkiye ye başlattıkları göç dalgası ile bizi birbirimizle vurmayı planlıyorlar

Mısır da başarılı oldular.

Katar da denediler yerlerine oturdular.

Libya da çölde boğuldular.

Suriye de güçleri yetmedi. Besledikleri terör örgütleriyle karşımızda durmaya çalışıyorlar.

Azerbaycan da yerle bir oldular.

Kıbrıs sancağı kaldırdı. İşaret fişeğini attı.

Doğu Akdeniz ve Eğe de savaş gemilerimiz tatbikatı başlattı.

Ya kuşatma yarılacak. Ya da bize ve kardeş ülkelere diz çöktürmeye çalışan zihniyet kırılacak.

Görünen o ki; bunun başka yolu yok.

Anlayalım artık.

Bize anlatmıyorlar.

Yaşatıyorlar.

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

ASLANIN BAĞI

İyilik postuna bürünenler etrafımızda gezmeyi sıklaştırdı.

Bu vahşilere yönelik olarak önceki yazımızda ‘eşkıyaya ayran ikramı’ hikayesini anlatmıştım

Bugün de Tilki’nin yavrusuna verdiği öğüt hikayesini paylaşacağım.

Yıllardır üzüm bağlarını gezen ve her bağ hakkında önemli bilgilere sahip olan tilki, yavrularını hem gezdiriyor, hem de her bağın önünde önemli öğütler veriyormuş.

Yavrular bağa nasıl girilir, nasıl çıkılır, neler önce tüketilir gibi sorular sorar. Tilki de tecrübesi ışığında cevaplar verirmiş.

Derken bir bağın önüne gelmişler. Yine yavrular aynı soruya sorarken; anne Tilki “Aman yavrularım bu bağa saktın girmeyin. Hatta mümkünse önünden dahi geçmeyin. Açlıktan öleceğinizi bilseniz de sakın bu bağa girmeyin” diye tembihlemiş.

Yavrular hayretle ‘niye, zehirli mi’ diye sorarken;

Anne Tilki cevap vermiş:

Burası Aslan’ın bağı.

Bunlar öyle savaşçıdırlar ki; önce sizin bağa zarar vermenizi gördükleri halde biraz sabırla izlerler. Siz bir şey olmuyor diye devam edeceğiniz için onlarda birden harekete geçer ve öyle savaş başlatırlar ki; neslinizi dahi yok ederler.

Şimdi bizim bağın etrafında gezinenlere bir göz atalım.

Yunanistan Fransa’dan az kullanılmış savaş uçakları almış.

ABD ve batılı ülkeler başta Suriye, Libya, Afganistan ve Irak olmak üzere otoritesi zayıf ülkelerde teröristlere desteği artırmış.

Türkiye düşmanları, Afrika ülkelerinde yönetimlere el koyarak bizimle işbirliği yapmalarına engel koymaya başlamış.

Ermenistan bir pençe yedi.  Sersemliğinden ne yapacağına daha karar vermemiş.

Sabırla seyredelim bakalım. Bizim bağın etrafında daha neler yapacaklar?

 

BAŞKAN KARABACAĞIN ÇAĞRISI

Turizm sezonu açıldı.

Turistlere gelin çağırımız da karşılık buldu.

Maşallah sahiller tıklım, tıklım.

Yeni def etmeye başladığımız Covid-19 virüsü maalesef yeniden canlandı.

En büyük korku küçük esnafta.

Günlük kazancıyla geçinenler virüsün şiddetinden çok çektiler.

Bu yüzden Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Muharrem Karabacak bir çağrı yaptı.

Başkan Karabacak yaptığı çağrıda şu görüşleri savundu.

“Bugün Covid-19 pozitif vaka sayısı açıklandı. Sayı maalesef 10 bini aşıyor.

Bizler de gözlemliyoruz.

Üzülerek söylemeliyim ki dikkatten uzağız. Boş vermişliğimiz, rahatlığımız belki sıkılmışlığımızdandır. Unutulmaması gereken dün birlikte olduğumuz sevdiklerimizin bugün aramızda olmamalarıdır.

Zorlu bir süreci esnaflar olarak bizler daha yoğun yaşadık. Ekonomik olarak yıprandık.  Bir kapanmayı daha kesinlikle kaldıramayız.

Sevdiklerimiz için ekonomik olarak etkilenen sektörlerimiz için lütfen dikkat edelim. Maskemize, temasımıza ve aşımızı olmaya özen gösterelim.”

Bir yanda Covid virüsü. Bir yanda batılı ve içimizdeki hain virüsler.

Manavgat’ı yakanlar inşallah o ateşin içinde yanarlar.

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

ENDİŞE ETMEK SORUN ÇÖZMEZ

Konya Ovasında sulu alanlar hariç hasat sezonu tamamlandı.

Hatta kıraç alanlarda nohut hasadı da bitmek üzere.

Sulak alanlar çiftçisini üzmedi.

Ancak suyu görmeyenler, Nisan-Mayıs yağışları da olmayınca çiftçisine boynunu büktü.

Göllerin ve göletlerin kuruması da tehlikenin boyutunu anlatmaya yetmedi.

Hep dile getiriyoruz;

“Ovaya su gelsin. Elimizdeki su tasarruflu kullanılsın” diye.

Tasarrufa riayet ediyor muyuz?

Benim tarlam veya bahçem iyi sulansın düşüncesinden daha çıkamadık.

Demedi demeyin:

Çiftçi tarlasından kopacak.

Şu anda pamuk ipliğine bağlı duruma geldi.

İktidar ve muhalefete çağrımızdır. Konya ya yapılacak en iyi yatırım dış kaynaklardan ovaya su getirmektir.

Tarım üretimi hayvancılığı da destekleyecektir.

Hatta gıda da yaşanan fahiş fiyatların önüne de set çekecektir.

Çiftçi üretmezse sofra öksüz kalır, yetim kalır.

Sağlığımız için tarladan sofraya gelen güvenli ve güvenilir gıda zinciri kopar.

Siyaset ehli, ticaret ehli çiftçiyi dinleyin.

Pankobirlik ve Konya Şeker Yönetim Kurulu Başkanı Recep Konuk, “Kuraklık çiftçinin üretimini etkiler, herkesin de sofrasını. Unutmayalım, endişe etmek sorun çözmez.” diyerek çiftçinin derdini dökmüş.

 

 

Recep başkan sade bir dille  “Asayiş sadece polisin sorunu değil, herkesin ortak tasasıdır ya da hastanelerin yoğunluğu sadece sağlık çalışanlarını etkilemez tüm halkı etkiler, ya kuraklık diyerek soruna dikkat çekmiş.

Bu yıl tarımla ilgili en çok “Çiftçi Endişeli” haberlerinin görüldüğünü ifade eden başkan Konuk, çiftçinin derdini şöyle sıraladı.

Kuraklık. Girdi fiyatları. Dalında para etmeyen kiraz, çilek, elma.. İthalat izinleri. Tarla ile market fiyatları arasında açılan makas.

Çiftçi bunlardan sadece endişeli değil, aynı zamanda mağdur. Ancak sorunları, endişe yükünü sadece çiftçilere yükleyerek aşamayız. Endişelenmesi gereken bürokratından siyasetçisine, sanayicisinden işçisine, ev hanımından çocuklarımıza kadar günde 3 öğün yemek zorunda olan herkestir.

Kuraklık çiftçinin üretimini etkiler, herkesin de sofrasını. Unutmayalım, endişe etmek sorun çözmez. Endişeyi sadece çiftçiye yüklemek de sorun çözmez. Sorun endişelenip harekete geçmek, tedbirler almakla çözülür.”

Toprağın derdi daha nasıl anlatılsın?

 

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

BEDEL ÖDETENLER

Bugün de siz değerli okurlarımızdan gelenleri paylaşacağım.

Hani hak etmediğini anlatmak ifşa etmek için “Şu göreve falanca gelmiş. Bu göreve filanca gelmiş” diye yazılıp çizilenler var ya;

Bu paylaşım tamda onları anlatıyor.

Üç kişi giyotinle idama mahkûm olur.

Bunlardan biri papaz, biri hâkim, biri de fizikçi…

İdam sehpasına ilk papaz çıkarılır. Başını giyotinin altına yerleştirir ve sorarlar:

– Son sözün nedir?

Der ki:

– Ben Allah’a inanıyorum, O beni kurtaracaktır. Allah… Allah… Allah…

Giyotini indirdiklerinde boynuna birkaç santim kala giyotin durur. Halk şaşırır ve hep bir ağızdan bağırır:

– Onu serbest bırakın; Allah sözünü söylemiş ve onu korumuştur.

Böylece papaz idam edilmekten kurtulur… *Sıra hâkime gelir, ona da sorarlar:

– Demek istediğin en son söz nedir?

Der ki:

– Ben papaz gibi Allah’a inanmıyorum. Ama adalete güveniyorum. Adalet… Adalet… Adalet…

Giyotini indirirler, giyotin hâkimin de boynuna birkaç santim kala durur…

Bunun üzerine insanlar tekrar şaşırır ve bağırırlar:

– Adalet sözünü söyledi, onu serbest bırakın.

Böylece hâkim de boynunun kesilmesinden kurtulur…

Sıra fizikçiye gelir. Ona da

– Son sözünü söyle derler

Der ki:

– Ben ne Allah’a inanan bir papazım, ne de adalete güvenen bir hâkim.. Bildiğim tek şey şudur: Giyotinin ipinde bir düğüm var ve o düğüm giyotinin tam inmesine engel oluyor.

Görevliler giyotini kontrol edince gerçekten de bir düğüm olduğunu görürler. Düğümü açıp tekrar bırakırlar, böylece fizikçinin başı bedeninden kopar..

Toplumdaki “düğümler” ve sorunlara işaret edip gerçekleri söylemenin acı sonuçları olabilir!..

Gerçeği söylemeye cesareti olanlar, bedel ödemeyi göze almalıdır.

Padişah, baş vezire sormuş:

– ‘Eğitim mi önemli, karakter mi?’

Vezir hemen cevap vermiş:

– ‘Karakter önemlidir sultanım!’

Padişah, memleketin her yanına tellallar göndermiş:

– ‘Duyduk duymadık demeyin… En iyi hayvan eğiticisine 100 kese altın ödül verilecek!’

Yapılan elemelerden sonra bir kişi, ‘ÜLKENİN EN İYİ HAYVAN EĞİTİCİSİ’ olarak padişah’ın huzuruna çıkmış. Padişah sormuş:

– ‘Bir kedi’ye tepsiyle servis yapmayı ne kadar zamanda öğretirsin?’

– ‘Altı ayda öğretirim padişahım!’

Aradan altı ay geçmiş. Eğitici huzura alınmış.

Padişah sormuş:

– ‘Öğrettin mi?’

– ‘Öğrettim padişahım!’

Saray erkanı toplanmış. Hünerli kedi elinde tepsiyle servis yapmaya başlamış. Tam baş vezirin önüne geldiği zaman padişah sormuş:

– ‘Ey vezir! Söyle bakalım, eğitim mi önemlidir, karakter mi?’

Vezir, padişahın sorusuna cevap vermeden önce, kaftanının altında hazır tuttuğu bir fare’yi yere bırakmış.

Kedi, fareyi görünce tepsiyi attığı gibi farenin peşinden koşmaya başlamış. Altı aylık eğitim de boşa gitmiş. Vezir, padişahın sorusuna cevap vermiş:

“Karakter önemlidir Padişahım.

Yorum bugün de sizlerin.

 

 

 

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

SEYİR TEPESİ

Selçuklu Belediye Başkanı Ahmet Pekyatırmacı Konya ya eşsiz güzellikte bir eser daha kazandırdı.

Sille yolu üzerindeki deniz seviyesinden 1300 metre yükseklikteki 1 milyon metrekarelik alan, Selçuklu Seyir Tepesi ve Gençlik Parkı olarak hizmet verecek.

Okuyucularımızın bilgi alma heyecanını gidermesi açısından bu bilgileri öncelikli olarak paylaştım.

Şimdi detayına geçecem.

Selçuklu Belediye Başkanı Ahmet Pekyatırmacı ile dün akşam yeni hayata geçen Selçuklu Seyir Tepesi’ni gezdik.

Proje 3 etap olarak Sille yolu üzerinde Gevale Kalesi altında kalan alanda hayata geçiriliyor.

Birinci etap çıkış ve iniş yolları, kamelyaları, yeşil alanları ve diğer müştemilatı ile birlikte tamamlanmış.

Teknik bilgi verirsem; şimdilik 50 bin metrekarelik alana yerleştirilen Seyir Tepesi’nde 119 kamelya, 35 bin metrekare yeşil alan, çim spor sahası, 210 araçlık otopark, lavabo, mescit gibi sosyal alanlar bulunuyor.

14 Temmuz 2021 gününden itibaren de hizmet vermeye başladı.

Projenin sadece Konya da değil, Anadolu da örneği yok.

Tepeye çıktığınızda Konya’yı seyredebilirsiniz.

Akşam serinliğinde daha harika bir yer.

Başkan Pekyatırmacı’ya projeyi sordum.

“Boş ve atıl bir alanı ekip çalışması ile şehrimize kazandırdık. Şimdiden tepenin gördüğü yoğun ilgiden dolayı şehrin önemli mekanlarından biri haline geleceğini ifade edebilirim” dedi.

Seyir Tepesi dinlenme, seyretme ve piknik yapma alanı olarak adını en önemli projeler arasında ilk sıraya yazdırır.

Hatta, disiplinli bir işletmecilik anlayışı hakim olursa Akyokuş Tepesi’nin önüne geçer.

İnsanı rahatsız etmeyen rüzgarı ile şehri seyre daldığınız birinci etabı bile cazibe merkezi. İnsan gördüğü manzara karşısında büyüleniyor.

Hani denir ya; anlatmak değil görmek lazım diye.

Aynen öyle bir proje.

İkinci ve üçüncü etapları ise daha yüksekte kalıyor.

Hatta projenin içerisinde Seyir tepesi dahil Gevale Kalesi’ne kadar yaklaşık 2 kilometreye yakın mesafeye vatandaşların gezmesi ve görmesi için sıfır noktadan hareketle teleferik projesi de var.

Başkan Pekyatırmacı bin 300 metre rakımda bulunan tepenin yaklaşık bir milyon metrekarelik kullanım alanının içerisinde ikinci etap proje çalışmaları kapsamında restoran, çay bahçesi ve bir de kamp alanı oluşturulmasının planlandığını da açıkladı.

Selçuklu Seyir Tepesi eşsiz Konya manzarasını temiz havası ile birlikte buluşturmuş. Konya’nın en kuzeyi olan Ardıçlı’dan Meram Köyceğiz’e kadar tüm Konya’yı görebiliyorsunuz.

Mesire alanında mangal yapılması şu anda arzu edilmiyor. Çünkü bütün vatandaşların buraya gelmesi ve buradan istifade etmesi isteniyor.

Başkan Pekyatırmacı ayrılmadan önce şu açıklamayı da yaptı.

“Hemşehrilerimizin temiz havasıyla nefes alacağı, rahatlayacağı günün stresini atabilecekleri güzel bir mekan oldu. Belediye olarak gençlerimiz ve çocuklarımıza yönelik çalışmalarımız devam ediyor. İnşallah bu alanda da yine bir kamp alanını hızlıca oluşturmak için çalışıyoruz. Burada hem günübirlik etkinliklerin yapılabileceği hem de çadırlarını kurup konaklama yapabilecekleri bir kamp alanını Konya’mızın şehir merkezine yakın bir alanda kazandırmış olacağız.”

Sadece gidip görmenizi tavsiye ederim.

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

SUYA AĞIRLIK VERELİM

Konya Ovası’nda hasat yüzde 50 tamamlandı.

Arpalar işlendi.

Buğdayın da Karatay, Sarayönü, Kadınhanı, Ilgın, Altınekin,  Cihanbeyli ve Kulu bölgelerinde işlenmesine başlandı.

Hasat sezonu Konya Ovası’nın bayramıdır.

Hatta Türkiye’nin bayramıdır.

İkliminden dolayı burada yetişen Arpa ve Buğday’ın kalitesi tarım paydaşları tarafından hep kabul görmüştür.

Ama son yıllarda yaşanan kısmi kuraklık, ovadaki tarımı tehdit eder durumunu muhafaza etmektedir.

Daha açık bir ifade ile çiftçimiz Ovaya dış kaynaklardan su getirilmesini beklemektedir.

Çünkü yer altı suları da tehlike sınırının altına düşmeye başlamıştır.

Beyşehir ve Çumra gibi bölgelerde sulama imkanı o yörelerin çiftçisine rahat nefes aldırırken, yağış yetersizliği yüzünden yer altı suları ile üretim yapma derdine düşen yörelerde oluşan obruklar hem çiftçiyi hem de araziyi tehdit eder boyuta gelmiştir.

Sorun suyun yetersizliğidir.

Bu sorun şimdi daha iyi görülmüştür. Çünkü Mayıs ayı yağışlarının çok yetersiz oluşu yüzünden çiftçi, ektiğinin karşılığını alamamıştır. Üründen umudunu kesenler, hayvanları için sap temin etme derdine düşmüştür.

Buna rağmen,“Hasat nasıl” diye sorana ; “Buna da şükür” diyerek vatan ve millet sevgisini göstermiştir.

Toprağına bağlılığını edebiyle anlatmaya çalışmıştır.

Destekler, borç ertelemeler üretime kesin çare değildir.

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin en kısa zamanda Türkiye’nin tahıl ambarı Konya Ovası’na bizzat gelerek su sorunun giderilmesi konusunda yapacağı çalışmalar, ova çiftçisini rahatlatacaktır.

Ova çiftçisi kazanırsa Konya’nın esnafı, sanayicisi, tüccarı kazanır.

Türkiye kazanır.

Suya yapılacak yatırım, yatırım yapanları mahçup etmeyecektir.

Sadece tarımsal üretim yapanlar değil, bu üretimden nasiplenenlerin de, duası onlara yetecektir.

Her gecikme ülkemize ve milletimize milyarlarca liralık zarar verecektir.

Pandemi sürecide göstermiştir ki; tarım gecikmeli müdahale edilecek bir alan olmaktan çıkmıştır.

Konya Ovasına suyun getirilmesi, şehirlere yapılacak bazı hizmet projesinden daha önemlidir.

“ Güvenli gıda üretemezsek, güvenilir gıda tüketemeyiz.”

Hatta, ülke, ülke dolaşsak bile buğday ve arpa ithal edemeyiz.

 

HAYIRLI OLSUN

Eskişehir İl Emniyet Müdürlüğü görevinden, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Konya İl Emniyet Müdürlüğüne atanan Emniyet Müdürü Engin Dinç dün Konya ya gelerek görevine başladı.

Emniyet Müdürlüğü’nde karşılama töreni yapılan Engin Dinç’in güler yüzlü ve sakin oluşu dikkat çekti.

Emniyet Müdürü Engin Dinç’e ait kısa bir bilgiyi de paylaşayım. 1989 yılında Polis Akademisinden mezun olunca, Komiser Yardımcısı rütbesiyle göreve başladı.

Mardin, Trabzon, Afyonkarahisar İl Emniyet Müdürlüklerinde İstihbarat Şube Müdürü olarak, çeşitli dönemlerde de ABD, Bosna ve Kosova da görevlerde bulunmuştur.

3 Mayıs 2013 tarihinde İstihbarat Daire Başkanlığı görevine getirilmiş, 25 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan kararname ile Eskişehir Emniyet Müdürü olarak atanmış, 7 Temmuz 2021 tarihinde yayımlanan Cumhurbaşkanlığı atama kararı ile de, Eskişehir İl Emniyet Müdürü görevinden alınarak Konya Emniyet Müdürlüğüne atanmıştır.

Emniyet Müdürü Engin Dinç’e görevinin hayırlı olmasını temenni ederiz.