Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

Diplomasi gözlüğü ile Suriye ve Mısır

Konuya, tarihte çok bilinmeyen yönü ile Halife Hazreti Ömer’in yaptığı, geri dönmeye çalıştığı lakin kabul görmeyen bir diplomasi hatasını yazarak başlamak istiyorum.

Bizans İmparatoru Herakleios, Gassâni Emîri Cebele’nin emrine bir miktar asker vererek, kendi askerleri ile birlikte savaşa gönderdi. Bu savaşta Gassâni Emîri Cebele, savaşı kaybetti.

Hz.Ömer’in, Gassâni Emîri Cebele ile yaptığı görüşmede, din değiştirip müslüman olmasını veya cizye ödemesini teklif etmişti. Cebele ise, kendisinin de Arap olduğunu belirterek doğduğundan beri

Hırıstiyan inancına göre yetiştiği için din değiştirmesinin mümkün olamayacağını hatırlatmış, cizye teklifini kabul etmesinin ise kendisini halkına karşı küçük düşüreceğini ifade ederek her iki teklifi geri çevirmiştir. Lakin uygun görüldüğü takdirde, olduğu gibi kalmak kaydıyla Hz. Ömer’le ortak hareket edebileceğini de eklemiştir. Ancak halife, kendi teklifinde ısrar edince Cebele, etrafındaki 30 bin kuvvetle Bizans’a sığınmıştır.

Diplomatik lisan ve taktik ile, Cebele’nin olduğu gibi kalma isteğine olumlu cevap verip, desteğini sağlaması muhtemel iken, bir bakıma uzlaşmaz bir tutum takınarak, onun maiyetindeki kuvvetlerle birlikte rakip devlet olan Bizans’a sığınmasına ve kendi aleyhine dönmesine neden olmuştur.

Bir müddet sonra Ubade b. Samit gibi ileri gelenlerin uyarısı üzerine, yaptığı stratejik hatanın farkına varmış, hatayı kabul ederek Cebele’yi yanına çekmek için Umeyr b. Sa‘d el-Ensârî’yi Bizans topraklarına gönderirken kendisinden, aralarındaki akrabalık dolayısıyla Cebele’nin dostluğunu ve gönlünü kazanmasını, “olduğu gibi kalmasına izin vereceğini”  söyleyerek onu İslâm topraklarına döndürmesini istemiştir. Ancak Hz. Ömer kabul edilmesini çok istemesine rağmen, bu girişimi sonuçsuz kalmıştır. ( Belâzurî, Futûh, 141, (çev. 192); Taberî, IV, 153; Ya’kûbî, II, 141-42; İbnü’l-Esîr, II, 491-92; Şibli, I, 240; Kaegi, 120. )

***

Sevgili Dostlar,

Geldik günümüze ve günümüz Türkiye dış politikasına.

Bir ülke idaresinin en büyük görevi, birincil vazifesi ülke ve milletinin çıkarlarını gözetmek olmalıdır. Şimdi şöyle biraz geriye dönelim. Yıl 2011. Komşumuz Suriye Devleti ile iyi ilişkilerin başladığı dönemler, bir anda tepe taklak devrildi ve diplomasi koridorunu bir anda kapattık. Devlet Başkanı Beşar Esat’ın kendi vatandaşına yapmış olduğu zulümler elbette ki kabul edilemez. Suriye sınırlarımız boyunca ABD tarafından, zaman zaman Rusya ve İran tarafından desteklenen PKK ve PYD terör örgütlerine karşı uygulanmış olan strateji ve askeri güç (Fırat kalkanı, Zeytindalı ve Barış planı harekatları) konularına girmeyeceğim. Lakin Beşar Esat ile bütün köprülerin atılması, büyükelçinin geri çekilmesi, konuşma dilinin değişip sertleşmesi, ülke ve milli çıkarlarımıza acaba hangi faydaları sağlamıştır?

Suriye konusuna, Türkiye’ye yapılmış olan yaklaşık 4 milyon sığınmacının açısından bakmak istiyorum.

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş 5 Ocak 2017 tarihinde ne demişti? Hatırlayalım “Baştan beri Suriye politikasının büyük yanlışlarla dolu olduğuna inananlardanım. Şimdi bunları tamir ediyoruz, düzeltiyoruz.”

Evet, Has Parti eski Genel Başkanı, şimdiki Akp Genel Başkan yardımcı Numan Kurtulmuş tarafından söylenmiş olan bu sözlerin üzerinden dört yıldan fazla zaman geçmiştir. Bu dört yıl sonunda neler değişmiş ve hangi hatalar tamir edilmiştir?

Suriye politikasında 2011 yılından bu güne kadar hangi politika izlendi ise, bu günde aynı politikanın izlendiği görülmektedir. Suriye politikasının başını çeken otorite kim ise halen aynı otorite tarafından sadece küçük nüanslar ile çekilmekte olduğu aşikar değil midir?

Suriye’de savaşta, yüzbinlerce Müslüman ölmemiş midir? Şehirler, camiler, evler yakılıp yıkılmamış mıdır? Müslümanlar arasına kin ve nefret girmemiş midir? Türkiye’ye dört milyon Suriyeli kabul edilmiş olup, ne kadarı geri dönmüştür? Yaklaşık bir yıl önce sınır kapılarının mültecilere açılması ile sınırı geçen mülteci sayısı ne kadardır? Mültecilere harcanan kırk milyar doların ne kadarı AB ülkeleri tarafından gönderilmiştir?

En önemlisi, Beşar Esat’ın ülkesine demokrasi gelmiş midir?

Ülkemize ilk geldikleri zaman “ geçici koruma altında” olarak tabir edilen Suriye’liler, artık “göçmen” olarak tabir edilmeye başlanmışlar ise, ülkemizde dört milyon Suriyeli ve diğer etnik nüfusun Türkiye’de kalma ihtimallerinin giderek artmakta olduğu görülmektedir.

2020 yılı Aralık verilerine göre Suriyeli nüfusu Türkiye nüfusunun yüzde 4,37 olarak görülmüştür. Ülkemizde doğan Suriyeli sayısı 450 bin civarında ve yaklaşık en az bir ortağı Suriye uyruklu olan şirket sayısının 15 bin 159 olduğu bilinmektedir.

***

Suriye politikasından millet olarak bu kadar zarar görmüş iken, Akdeniz’in ötesindeki Sisi ile ve nasıl bir Afganistan ve ne şekilde bir dünya düzeni istemekte olduğunu hiç te anlamamış olduğumuz Taliban ile kurmakta olduğumuz dostluklardan önce, Beşar Esat ile en azından “ bir tık “ alttan da olsa diplomasi köprülerinin kurulması, büyükelçimizin yeniden gönderilmesi doğru değil midir?

Kıymetli Dostlar,

Peki, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali BABACAN Suriye ve dış politika ile ilgili ne düşünmektedir?

Buyurunuz.

 “ Çıkarlar için Türkiye’nin herkesle konuşabilmesi gerekir. Hangi ülkelerde insan birey olarak daha değerliyse bizim o ülkelerle daha iyi ilişkiler kurmamız lazım. Ancak Türkiye, demokrasinin olmadığı ülkelerle de iyi ilişkileri olabilir” demiştir. (26 Kasım 2019 –Teke tek)

Dostlar,

Şimdi tam bu noktada Afganistan konusuna tekrar gelelim. Genel Başkanımız bundan iki yıl önce bu hakikate ışık tutan sözlerini söylüyor iken, hükümetin hem Suriye ile, hem de Mısır ile “diplomasi” anlamında derin yaralar açıldığı ve günümüzde Taliban ile yapılan pembe görüşmelerin, Suriye ve Mısır ile de yapılması gerektiği anlaşılmış olsa da diplomasi açısından yapılmış hataların, ülkemiz çıkarları açısından zor tamir edileceği bellidir.

Ali BABACAN’ın, yukarıda okumuş olduğunuz bu görüşlerinden sonra, yazımın en başında 1400 yıl önce yaşanmış olan bir diplomasi hatasını ve düzeltme çabalarını yeniden hatırlamanızı dilerim.

Dua ve selam ile…

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

DOĞU TÜRKİSTAN

Kurbanların  gizli gizli kesildiği , Ramazan bayramlarının kuytu yüreklerde yaşandığı,  Doğu Perinçek’in idolü olan  Komünist Mao Zedong’un “Kırmızı Kitap” denilen komünizmin kutsal (!) kitabının yediden yetmişe bütün Uygur Türküne ezberletildiği,  altın madeninin üzerinde oturan,  lakin  dünya tarihinin en acı baskı ve asimilasyonuna uğrayan, kalbimin yarası Gök bayrağı bile yasaklanmış olan  garip, kimsesiz ve  kimseden beklentisi dahi kalmamış  İslam topluluğudur.

Çinlilerin defalarca nükleer silah denediği, resmi görevlilerin tamamının Çinli olduğu, akla hayale gelmemiş işkencelere maruz bırakıldığı, hiçbir Çin şehrine gitmelerine müsaade edilmeyen, kadınları kısırlaştırılan, gelen bütün mektup ve telefonları dinlenen, Çin’de uyuşturucu tüccarları idam edilmesine rağmen, Doğu Türkistan’da hepsi uyuşturucu müptelası olsun diye ceza dahi verilmeyen, gözlerinin karşısında karısına tecavüz edilip çocuklarının öldürülmesine rağmen dünyanın sesinin çıkmaması nasıl ikiyüzlülüktür bilemiyorum.

Gerçek olanı, sadece gerçek olanı, gözümüzü kapatıp şahit olalım. Buyurunuz.Uygurlu on yaşında bir çocuğun, lütfen dikkat – on yaşında diyorum – etrafı çember altına alınmış ve sırasıyla Çinliler tarafından tekmeleniyor, parmakları ve kaburgaları tek tek kırılmaya çalışılıyor. Üzerinde tepiniliyor, gülünüyor. Bu esnada ise Uygurlu çocuk, herhalde karşısındaki “hayvanları”  insan zannetmiş olacak ki merhamet dilenerek bakıyor, ağlıyor, çığlıklar atıyor…” Ölüyor… Evet ölüyor…

………………

Ne zaman “Doğu Türkistan” ve ya “Uygur Türkleri” demiş isek, mutlaka birileri de çıkmış “Kuzey Kürdistan” vesaire saçmalamıştır. Kimse, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’nin, onlarca güçlü devletin “Kapsama alanı içerisinde” bulunmasına rağmen, garip insanlar ülkesi Doğu Türkistan maalesef, ne garip ki Türkiye dahil, hiçbir devletin  “kapsama alanında” değildir. Ülkemizde bazı karaktersizlerin, Kürt kardeşlerimizin “kelebekler” kadar özgür olduklarını bilmelerine rağmen, insanların gözünün içine bakarak “bizde Pkk ne ise Çin içinde Uygur Türkleri odur” deme cesaretini bulabilmiştir.

 

Dostlarım;

Hani bir zamanlar “fikir ve aksiyon siyaseti” yapanlar şimdi nasıl bir duygusuzluk ve akıl almaz bir izansızlık ile hareket etmekteler,  bilemedim. Siyah ile beyaz, yalan ve gerçek, acı ve tatlı ne kadar zıt ve karşıt ise, bu kadar zıt ve karşıt iki “fikir siyaseti” yapan parti, nasıl ve neyin adına ve hangi tesadüf (!) ile bir araya gelebilmiştir? Binde iki oya sahip olan bile; sahip olduğu oyun yüz bin katınca üst telden kocaman kocaman konuşabiliyorsa; önce gemide yanına alıp, konuşmasına müsaade edenleri, sonra her yıl Kızılcahamam daki “Ülkücüler Şehidi” anıtını ziyaret etmekten geri kalmayıp bu ziyareti ile kalbimizin daima bir yanını ısıtan hareketine rağmen, yıllar önce de “doğu Türkistan yanıp tutuşuyor. “ sözünü kullanan, lakin son günlerde değiştiğini ve “Doğu Türkistan“ ı terörist ilan edenlerle aynı kulvarda koşmaya itiraz etmediğini çok belli eden  Genel Başkanı; en son ise  bu ülke de hangi amaca  hizmet ettiği dahi çözülmemiş olan binde ikilik Genel Başkanı  eleştirirdim.

 

Ey milletim !

Allah rızası için haykırıyorum ki “Doğu Türkistan” hayali bir ülke değildir. Yemen, Arakan, Filistin ne kadar gerçek ise, zulmün bin katından fazlasının yaşatıldığı, “Urumçi” yi kendine her ülke gibi özlem ile Başkent edinmiş, kadim “Türk yurdu” dur.

Kurtuluş savaşımızda, ordumuza cephane ve para desteğinde bulunan başlıca, zamanın devletlerinden olan “Doğu Türkistan” a, günümüzde maalesef maddi, ilaç ve malzeme desteğinde bulunmadığımız gibi, kuru bir “ yanındayız kardeşim” bile diyemiyoruz.  Bizlere , “Ey milletim, bu Çin denilen kan emici devlet, covid aşısına karşı ülkemizde bulunan Uygur Türklerinin iadesini istemektedir. Bu yüzden Çin aşısını almayacağız ve Uygur Türkü kardeşlerimizi de iade etmeyeceğiz.” demiş olmasını “insanlık adına“  isterdim. On beş aydır bekliyor isek, kendi aşımız için üç ay daha beklerdik. Hükümet   “Temmuz ve ya ağustos ayında kendi aşımız üretilmeye başlanacak“ dememiş miydi?

 

Dostlar ;

Çin’de Ulusal Halk Kongresi Daimi Komitesi, Çin ile Türkiye arasında 2017‘de imzalanan fakat TBMM‘nin henüz onaylamadığı “Suçluların İadesi Anlaşması” nı oylayarak kabul ettiğini duyurdu. Çin devletinin dört yıldır bu günleri sabırla beklediği bu büyük fırsatı kullanmaz demek en basit ifade ile “ saflık ” olacaktır.

İnşallah, Doğu Perinçek isimli siyasi dehanın (!), Çin’e gönderilip, Çok sevdiği ve derin ilişkileri bulunan Mao’cu Çin Devleti ile pazarlıklar yapması, en azından “ Uygur Türkleri” nin iadesi konusunun rafa kaldırılmasını sağlaması, istediğimiz miktarda Covid aşısı temin etmesi için tahammül edilmiş  olsun.

İnşallah böyledir… İnşallah…

 

 

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

ÖLÜM (2)

Sevgili Dostlar,

“Ölüm” ün en güzel tanımı elbette ki öldükten sonra yapılabilir. Lakin bilmez miyiz ki bu tanımı yapma imkânımız hiçbir zaman olmayacaktır.

Kendimce, halimce, bilgisizce ve belki sadece korku ve merak ile yapabileceğimin de farkındayım. “Hiç iken VAR olmak ve YOK iken tekrar hiç olmak”

Âcizane bir de benden okuyun.

Dostlarım;

Kâinatta, insanoğlu tarafından en fazla sorulan soru “Ölümden sonra hayat var mıdır?” sorusudur. Lakin en çok sorulması gereken sorunun “Doğumdan sonra hayat var mıdır?” sorusu olmalı değil midir?

“Öldüğümüzde mi doğduk?”  yoksa  “Doğduğumuzda mı öldük?”

Ölüm ile ilgili binlerce soru vardır kafamızda. Deli sorularZor sorulardır bunlar.

“ Anlatılmaz, yaşanır…” sözüne “ÖLÜMDÜR” desem;

“En yakışan kıyafet…” sözüne “KEFENDİR” desem;

“Herkes senin için toplanmış, sen nerdesin?” diye sorulsa  “MUSALLA TAŞINDAYIM” desem;

“Yaptığı görevde, işini en mükemmel ve hatasız yapan yaratılmış kimdir?” sorusuna “AZRAİLDİR” desem, yine de “Ölüm” denilen kutlu yolculuğun tarifini yapmış sayılmazdım…

Yahya Kemal , “Ölüm Asude bahar ülkesidir”  ve Shakspeare “Ölmek, uyumak sadece” yalanını söylemiş iken, Kendi adıma  “Beden” dediğim kirli, necis ve günahkâr elbisemizi dünya da bırakıp, sadece anlatılana gitmektir bence “Ölüm”.

Kim ki , “Ölüm”  denilen “DOST”u, hanesine misafir etmiyor ise, zaten o evde olmadığından haberi var mıdır ki? 

Ben, doğduğum lahzayı bilmiyorsam, öldüğüm lahzadan da haberim olmasın isterdim. Belki korku, belki merak, belki umuttur ölmek.  Hayatta hiçbir şey “Ölüm” kadar tatmin edemez insanı.

Nietzsche’nin dediği “Ölmenin en güzel yani, bir daha ölemeyecek olmaktır.” Sözü gibi, dünyada duyduğumuz iki kesin bilgi  “Allah” ve “Ölüm” dür.

Doğduğumuz gün, aslında ölümümüz de başlamamış mıydı? Her gün hem yaşamış, hem de ölüme yaklaşmamış mıydık?  “Hayat bir uykudur ölünce uyanır insan, sen önce davran ölmeden önce uyan” dememiş miydi Hazreti Mevlana?

Sevgili Dostlar;

“Ana rahminden geldik pazara, bir kefen aldık döndük mezara”  diyen Yunus Emre bile, hatta yüz milyarlarca insan bunu yapabildi ise bizde yapacağız. “Öleceğiz”Üstadım Necip Fazıl ne demişti?

Ölüm güzel şey, güzel şey budur perde ardından haber…

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?…

Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun!

Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!

Kapı kapı, yolun son kapısı ölümse;

Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse!

O dem deki, perdeler kalkar, perdeler iner,

Azrail’e hoş geldin, diyebilmekte hüner…

Dostlar, mutlu ve hazır mıyız?

 

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

Kadın, Aile ve İstanbul Sözleşmesi (3)

Sevgili Dostlar,

Bu anlaşmaya karşı olma sebebimin kesinlikle, aile ve kadın haklarına karşı olduğum anlamına gelmesin. Özellikle bundan önceki ve daha önceki gazete yazılarımı, hem geçmiş tarihli gazetelerden, hem de facebook sayfamdan okuyabilirsiniz.

“İstanbul Sözleşmesi” maddelerinden önce genel itibari ile başlangıcından başlamak istemekteyim.

Okumaktan sıkılmayın.

Buyurunuz efendim…

Dostlar,

Avrupa Konseyi’ne üye ülke sayısı 47 adettir. Bu konseyin amacı “Hukukun üstünlüğü”, “İnsan Hakları”, “Çoğulcu Demokrasi İlkeleri”, “Irkçılık, Hoşgörüsüzlük, Yabancı Düşmanlığını Engelleme” gibi konular ile ilgili olarak Uluslararası Sözleşmeler hazırlamak ve onaya sunmak konularında çalışmalar yapmaktır.

Kıymetli Dostlar,

Bu sözleşmenin neden özellikle Türkiye’de hazırlandığı ve isminin “İstanbul Sözleşmesi” yazıldığını ve ne kadar büyük bir tuzak olduğunun, yazı serisinin bitiminde anlayacağınızı tahmin etmekteyim.

Sevgili Dostlar,

Konumuz olan “İstanbul Sözleşmesi” ile anılan anlaşma, 11-05-2011 tarihinde Türkiye’de açılmıştır. Her şeyden önce özellikle anlaşmaların üç aşamadan geçmek suretiyle yürürlüğe girebilecekleri bilinmelidir.

Birinci aşamada, anlaşmanın –ne yazık ki– ülkemizde yazılmış olması sebebiyle, ilk imzalayan devlet Türkiye olmuştur. Anlaşmayı imzalayan ülke sayısı 45 adet olup, imzalamayan ve hiçbir şekilde katılmayan ülkeler Azerbaycan ve Rusya Federasyonu olmuştur.

İkinci aşama olan, imzadan sonra onay sürecinde anlaşmadan Ermenistan, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Letonya, Liehtenstein, Litvanya, Moldova, Slovakya, Ukrayna ve İngiltere olmak üzere toplam 11 devlet çekilmiştir.

Üçüncü aşama olan “Anlaşmayı yürürlüğe koyan” Türkiye dâhil, devlet sayısı 34 olmuştur. Türkiye hariç olmak üzere, onaylayan 21 devlet tarafından ise bazı maddelere ŞERH konulmuştur.

Türkiye Devletinin ilk imzayı vermesi ile birlikte herhangi bir şerh dayatması olmamıştır. Çok zaman harcamamak adına yazmayı düşünmediğim, 21 devlet tarafından konulan ŞERH lerin neler olduğuna bakılmasını bütün okuyucularımdan özellikle istirham etmekteyim.

Değerli Dostlar,

Sözleşmenin tam başlığı “Council of Europe Convention on preventing and combating violence against women and domestic violence” olarak belirlenmiş olup,  Türkçe’ye “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi “ şeklinde çevrilmiştir.

Sözleşmede ilk gözümüze çarpan 3.maddedir. Özellikle sözleşmede “tanımlar” oluşturulurken, “Toplumsal Cinsiyet” olarak anılan bir tanıma yer verilmiştir. “Toplumsal Cinsiyet” ne anlama gelir?  Sözleşmeden aynen okuyalım “ toplumsal cinsiyet, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır;”

Evet, sevgili dostlar, “Toplumsal Cinsiyet” ile ilgili yapılan tanımı lütfen birkaç kez okuyunuz ve ne anlama geldiğini anlamaya çalışınız. “Sosyal anlamda oluşturulmuş roller” ne demektedir? Sadece “Erkek” ve “Kadın” denmemiş olup, “cinsiyetsiz” ve “ kimliksiz” nesilleri hoş görmek için bir kelime uydurulmuş ve sözleşmenin daha sonra “sözde namus” diyerek tanımladıkları yeni bir kelimesiyle birlikte oldukça sık kullanılarak çok daha tehlikeli maddeleri oluşturmak amacıyla yeni bir “cinsiyetsiz” toplum kullanılmaya başlanmıştır. “Toplumsal Cinsiyet” konusunda en sıkıntılı dayatmalardan bir tanesi Kamu ve STK (Sivil Toplum Kuruluşları) ların, “Toplumsal cinsiyet eşitliği” konusunda eğitim vermelerini istemektedir. İlginç…

Aynı maddenin f bendini okuyalım.  “‘kadın’ terimi, 18 yaşından küçük kızları da kapsayacaktır.”

Daha Sözleşmenin çok çok başındayız değil mi?

Sevgili Dostlar,

Bizler, “Çocuğa” çocuk, “Genç kıza” genç kız, “Kadına” ise kadın demez miyiz?

Soruyorum hangimiz 13-14 yaşındaki kızına “Kadın” diyebilir ki? Kucağınızda gördükleri on yaşında bir kız çocuğunu göstererek mesela, “ bu kadının ismi nedir” şeklinde bir konuşmayı istedikleri kadar sevecenlikle söylesinler yine “abes” , yine “ahmakça” , yine “adice” ve yine “şüpheli”dir.

Ötesi var ise lütfen siz söyleyin…

Dostlarım,

Daha sorunlu, çok daha tehlikeli maddeleri incelemek üzere görüşelim İnşallah…

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

KADIN, AİLE VE İSTANBUL SÖZLEŞMESİ (2)

 “Kadın“ diyerek küçük bir girizgâh ile başlamış olduğum köşe yazıma bugün devam etmekteyim, buyurunuz efendim…

Kıymetli Dostlar ,

Tarihler öncesinin çok çok daha öncesi diye tarif edebileceğimiz, insanoğlunun yaratılma hikâyesinin başlangıcında sadece iki kişi vardır.  Yaratılışın bütün detayları açıklanmadığı gibi, kadın ve erkeğin de yaratılış ile ilgili detayları açıklanmamıştır.

Genel itibari ile kadının, erkeğin “kaburga kemiği”nden yaratıldığı kabul görmüş olsa da, kadını bir erkeğin yaratmadığı, hem erkeği hem de kadını sadece ve sadece Cenab-ı Allah’ın yaratma gücü olacağını kabul etmeliyiz. “Kadın” ın, erkeğin  “kaburga kemiği”nden yaratılmış olduğunu kabul etmiş olmamız, kadının erkeğe göre daha zayıf, idare edilmeye muhtaç, ikinci sınıf bir insan olarak sürekli alternatifinin bulunabileceği gibi, hasta ruhlara sahip olmak en küçük ifade ile  “inançsızlıktır”  diyebilirim.

Dostlar,

“Kadın”  Allah tarafından öyle bir şekilde yaratılmıştır ki ; “Kaburga kemiğinden”  yaratılmayıp , “ayaklarından” yaratılsa idi ezilmez miydi?   “Başından”  yaratılmış olsaydı, çok çok daha üstün olup “üstünlük taslamaz” mıydı?

“Göğsünden” yaratılmıştır. Çünkü , “eşit olması” istenmiştir. Kolun , “koltuk altında” korunması istenmiştir. Kalp seviyesinde yaratılmıştır ki , “sevilsin”  istenmiştir.

Sevgili Dostlar,

Kadın olmak tarihler öncesinin öncesinde “ Kul “ olarak yaşam serüvenine başlamış olup, bu sıfattan “Köle”  sıfatına dönüşmüştür.  Orta çağlarda dünyanın bazı kesimlerinde özellikle “ Şeytan” denilmiş, hatta çok daha ileri giderek sırf  “ kadın” oldukları için öldürüldükleri dahi görülmüştür.

Kur’an-ı Kerim, Bakara suresi 30.ayette ne demişti Cenab-ı Allah?  “ Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım…”

Sevgili Dostlar,

Yüce yaratıcımız yeryüzünde “bir halife yaratacağım” demişken, Kur’an-ı Kerim’in hiçbir ayetinde bu halifenin “Erkek” ve ya “ Kadın” olduğundan bahsetmemiştir. Yeryüzünde yaratılan “halife” den söz edilirken, sadece halife denmesi “Erkek” ve “ kadın” ın  “Kemalat” , “Ahlak” , “İnanç” ve özellikle “ Halife”  yönündeki üstünlüğüne göre ayrılabilmesi sağlanmıştır.

Dostlar,

Hint mitolojisinde çok beğenerek okuduğum , “kadın” ve “ erkek” anlatımını sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Kadın; yaprağın hafifliği, ceylanın bakışı, sisin gözyaşı, rüzgârın kararsızlığı ve tavşanın ürkekliğini üzerinde taşırken, bunlarla birlikte insanlığa armağan edilmiştir.“

“Erkek; kaplumbağanın yavaşlığı, boğanın bakışı, fırtına bulutlarının kasveti, tilkinin kurnazlığı, boranın dehşeti, kedinin nankörlüğü ve hindinin kabarışını üzerinde taşırken, bunlarla birlikte “ adam etsin “ diye kadına verilmiştir. “

Değerli Dostlar,

Kadına en büyük değeri nurlu dinimiz “İslam” vermiştir. Sevgili Peygamberimiz efendimiz asırlar öncesinde Veda Haccında, özellikle yukarıda bahsettiğim, kadınların “Şeytan” sayılıp “ öldürüldüğü” devirlerde, yüzyirmibin kişilik sahabiye hitap ederken;

“Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır…..”  demiştir.

Sevgili Dostlar,

Bir sonraki yazımda inşallah “İstanbul sözleşmesi” konusuna maddeleri incelemeye ve eleştirmeye başlamak üzere hoşcakalınız.

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

KADIN, AİLE VE İSTANBUL SÖZLEŞMESİ (1)

Sevgili Dostlar,

Üzerinde epey zamandır çalıştığım, bütün maddeleri defalarca gözden geçirdiğim, ülkem insanlarının bir bölümünün savunduğu, bir bölümünün ise şiddetle sözleşmeden çekilmek gerektiğini belirttiği, “İSTANBUL SÖZLEŞMESİ“nin BENCE ne anlama geldiğini birkaç haftalık yazı serisi ile sizlerle hasbıhal etmek istemekteyim.

Dostlar, konuya şöyle başlayalım,

Sözleşme, maddelerinin benim ülkem tarafından hazırlanmadığı, Avrupa Konseyi tarafından kurnazca hazırlanıp bize yamanmaya çalışıldığı, isminin “İstanbul Sözleşmesi” olarak belirlenmek suretiyle İstanbul’da imzaya sunulduğu, TEHLİKELİ bir sözleşmedir. Sözleşmenin isminin bile “İstanbul Sözleşmesi” olarak konulması sebebiyle bu tehlikeli sözleşmeyi ilk kabul eden devletin Türkiye olması sağlanmıştır. Keşke kadını, aileyi ve çocukları gerçekten korumayı içeren, sap ile samanı karıştırmayan bir SÖZLEŞMEnin, bilhassa tamamının Devletimiz tarafından hazırlanmış olsa ve bu sözleşmenin, mesela “Viyana Sözleşmesi” denilerek Avrupa Konseyinde imzaya sunulabilmesiydi diye düşünüyorum. Benim ülkem; kadın, aile ve çocukları gerçekten korumaya yönelik kanunları yapacak ve uygulayacak bilgi ve tecrübeye çok çok fazlası ile sahip değil midir?

Hukukçu değilim, lakin “İstanbul Sözleşmesi”nin kadını ve aileyi korumadığı gibi, toplumumuzda büyük sorunların açılmasına da vesile olduğunu ve olacağını düşünmekteyim.

Kıymetli Dostlarım;

Mevzuyu daha derin anlamak amacı ile, konuya bir hayal ile başlayalım.

Hayalinizde, Avrupa’nın, epey Müslüman bulunan bir şehrinde bir cami düşünün. Büyükçe bir cami ve caminin alt katında işyerlerinin bulunduğunu, şehrin Belediye Başkanının ise bu işyerlerinin kiralarının cami giderleri için kullanılmasına izin verdiğini hayal ediniz.

Avrupa’da kullanılmakta olan böyle bir cami hakkında gayet masum fikirler edinebilirim. Alt kattaki işyerlerinden aylık alınan kira gelirleri ile Cami masraflarının tamamının giderebileceğini düşünür ve Müslümanlara destek sağladığını düşündüğüm Avrupa’nın o şehrindeki Belediye Başkanına, Müslüman olmasa bile içimden teşekkürlerimi ve minnettarlığımı sunabilirim.

Değerli Dostlar,

Hayalimize devam edelim.

O da ne? Caminin alt katındaki ve cami girişindeki en büyük işyeri “Samiriye Hizmet Enstitüsü”  ne verilmiş meğer. Bu Enstitü, düzenlenen anketler sonucu “En İyi Hıristiyan Hizmeti“ seçilmiş olup; herkese, özellikle Türklere  “Mesih İsa adına”  büyük sağlık imkânları sağlamak, onlara dua etmek ve yardımlarda bulunmak, en büyük görevleri imiş. E-Posta yoluyla gönderilen duyuruda, enstitünün “İsa Mesih Merkezli Hizmetçi Lider” konumunda olduğu da yer alıyormuş.

Sevgili Dostlar,

İstanbul Sözleşmesi konusuna başlamadan önce kendimce bir soru ile devam etmek istiyorum.

Alt katında yukarıda bilgisini verdiğim “Samiriye Hizmet Enstitüsü” nün bulunduğu Camiye, günün beş vaktinde çocuğu, genci, ihtiyarı her yaştan Müslümanların Enstitünün içinden Camiye gitmesi sebebiyle, bu Enstitünün gayet nezih ve faydalı bir kurum olduğuna mı karar verirdiniz?  Yoksa bu enstitünün bir  “ dönüşüm mekanizması ” için kurulan “Hıristiyanlaştırma” merkezi olduğunu mu düşünürdünüz?

Değerli Dostlar,

Kurduğumuz hayali, zihinlerinizde ufakta olsa bir kuşkuya sebep vererek burada bırakıp, ana mevzumuza geçmek istiyorum.

Dostlar,

Yazımın önümüzdeki haftadaki bölümünde, önemine binaen “KADIN” konusunu işlemek, daha sonraki haftalarda ise “İstanbul Sözleşmesi”  konusunu en ince detayına kadar sizlerin bilgisine sunmak istemekteyim.

Kadın konusunu işleyeceğim makaleden önce, birkaç satır ile de olsa, ilginizi çekmek için “KADIN” konusuna ufak bir başlangıç yapmak istiyorum.

Dostlar,

Kadın olmak zor değil midir?

Ailesindeki bireylerden aldıklarının karşılığında, kat kat fazlasını veren insan bir kadın değil midir?

Kendisine zarar verecek kadar iyilik meleği olan insan bir kadın değil midir?

Eşinin kendisini aldattığını bildiği halde eşine , “son bir şans”  tanıyan, lakin eşinin bunun hiç farkına varmadığı o güzel insan bir kadın değil midir?

Evlilikte gayet masum tek bir günü, bir defa sadece kendine ayıran, maalesef daha sonra hep suçluluk duyan muhteşem insan hep kadın değil midir?

Evlilik hayatında biraz özen, biraz dikkat ve biraz şefkat beklemekle “dır dır” ile suçlanan insan bir kadın değil midir?

Kocasından çok daha başarılı olabilecek iken, “ ihanet “ kabul edilebileceğini düşünecek kadar ” ince fikirli “ insan bir kadın değil midir?

Evet, sevgili Dostlar,

Önümüzdeki, “Kadın” konulu yazımda ve diğer haftalarda “İstanbul Sözleşmesi”    mevzusunda buluşmak üzere hoşça kalınız…

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

“İbrahim” Olmak,

Sevgili Dostlar,

Allah için ateşe atılmak vardır. Lakin ateşe atılmadan önce kendinde ” İbrahim” lik olup olmadığını araştır. Çünkü ateş seni değil  “İbrahim”leri tanır ve yakmaz.” demiştir Hazreti Mevlana.

Dünyada, ülkemizde, şehrimizde hatta yakın çevremizde, kendini “ İbrahim ” zanneden binlerce, milyonlarca, milyarlarca sahte “İbrahim”ler yok mudur?

Sevgili dostlar,

Gerçek “İbrahim” olmamız çok mu zor?  Tek çare gerçek iman değil midir?

Etrafımıza bakalım, dinleyelim ve kaç göz pınarından Allah rızası için gözyaşı damladığını görmeye çalışalım.

Allah’a gerçekten inanmış olmak, gönül huzuru ile benimseme, içten ve yürekten inanmadır.

İnsanoğlunun çoğunluğunun, Allah’a inanmış görünmesinin en büyük sebebi ;  “toplumdan çekinme” değil midir?  Allah’a inanıyor görünmek gerçek “iman”dan kaynaklanıyor değil de,

Statümüzü yükseltmek için namaza duruyorsak,

Siyasilere iftar yemek için gidiyor olmak niyetiyle oruç tutuyorsak,

Her seferinde affedildiğini zannetmiş olmak için Hacca gitmiş oluyorsak,

Allah’a ve hakiki iman ile “Hüküm günü” ne inanmak lazım değil midir?

İnsanların kıldığı namaz, tuttuğu oruç, gittiği Hac inanın ki başkalarını değil, kendisini ilgilendiriyor olmalı.

Allah’a inanmak için önce “iman sahibi”  olmalıyız.  İnancın gereğini ve İslamın en ince konusu olan “Kul hakkı”nı bilmeliyiz. “İnsan” ve “iman sahibi”  olabilmek uzaklarda değil vallahi ve billahi sadece kendimizdedir.

Peki, neye inanıyoruz?

Cenab-ı Hakka mı? Şeytana mı?

Yoksa kendimizi onların yerine mi koyuyoruz?

Belki de herkesi yok etmek istiyoruz. İnsanları sevmiyoruz. Aldatıyoruz, öldürüyoruz, adil davranmıyoruz.   Kendi inandırıcılığımızdan bir kafes hazırlayıp herkesi içine hapsetmek mi niyetimiz?

Değerli Dostlar; 

Günümüzde artık en adi şekilde, şefkatsizce, haince ve dinsizce “ Kötülük yoktur, lakin herkesin bir nedeni vardır. “ denmeye başlandıysa, inanç, iman ve “insan”lığın yok olduğu en büyük gerçektir. İman zayıflığı diye bir izahat olamaz.

İman vardır ya da yoktur.

Kötülük için bazen “ hastalıktır “ denir. Lakin bana göre bu bir “hastalık” olmayıp sadece ve sadece katıksız” tercih”dir. İnanmak ve ya inkâr etmeyi tercih etmek, yaşatmak ya da katletmeyi tercih etmek, kadını kollamak ya da tecavüzü tercih etmek, hukuku öldürmek için, adaletsizliği meşru kılmayı tercih etmek, doğru yerine yalanı tercih etmek, yardımı seçmeyip çalmayı tercih etmek, hakkına razı olmayıp rüşveti tercih etmek ve iftirayı tercih etmek…

Kamil İnsan” olmayı ya da “ İblis” olmayı tercih etmek…

Dostlarım;

Hülasa şudur ki,

Cenab-ı Allah’ın varlığını inkâr etmemek farklı bir şeydir, iman etmek farklı bir şeydir.

İnşallah hepimiz “iman” eden bir kul , “Kamil” manada “insan”  ve “İbrahim” oluruz…

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

Beşikten mezara vakıf

Vakıfın insanoğlunun yaşam evrelerindeki yeri ve önemi konusunda, elbetteki en güzel kaynaklardan  birisi  Celal Esat ARSEBÜK Hocadır.

Vakıf konusunda çok ileri bir EHİL olan Arsebük Hoca “Osmanlı imparatorluğunda pek büyük inkişafa mazhar olan vakıflar sayesinde bir adam, vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte uyur, vakıf mallardan yer içer, vakıf kitaplardan okur, vakıf bir mektepte hocalık eder, vakıflar idaresinden ücretini alır, öldüğünde vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezara gömülürdü. bu suretle beşeri hayatın bütün icablarını ve ihtiyaçlarını vakıf mallarından temine pekala imkan vardır.” sözleri ile vakıfın beşeriyet için beşikten mezara kadar olan önemine işaret etmiştir.

Burada özellikle bu sözlerin, daha ziyade Osmanlı Devleti zamanında geçerli olduğu nazar-ı dikkate alınmalıdır.

Osmanlı İmparatorluğu devrinde özellikle “ihtiyaç sahibine, muhtaç kimseye yardım etme “  geleneği çok büyük ölçüde yaşatılmış ve korunmuştur.

Dünya tarihinde  “Vakıf” ile anılan ve hatta  “Vakıf Medeniyeti” olarak isimlendirilen tek devlet Osmanlı Devletidir.  Vakıflar; yolları Osmanlı Devletinden geçmiş olan bütün seyyahların özellikle dikkatlerini çekmiş ve seyahatnamelerinde bundan özellikle bahsetmişlerdir.

Vakıflar “Alan el”  ile “veren eli“ buluşturan en nadide kurumlardır.

Osmanlı Devletinde vakıf müessesi öylesine gelişmişti ki; insan hayatının temel ihtiyaçları olan “yemek” , “barınma”, “ibadet” , “eğitim”, “sağlık”   konuları başta olmak üzere bütün insani konularda kurulmuş yüzlerce vakıf bulunmakta idi.

Bir çocuk, doğumundan itibaren eğitimini, barınmasını, sağlık hizmetini bu konular ile ilgili vakıflardan karşılayabileceği gibi, dilerse ve yeterli görülürse, bir vakıf kuruluşunda ücreti mukabilinde çalışmak suretiyle hayatını da idame ettirebilme imkânı vardı.

Osmanlı Devletindeki vakıf geleneğini, dünyanın diğer devletlerindeki benzer kuruluşlar ile karıştırmamak gerekir. Bunun yegane sebebi, Osmanlı Devletindeki vakıf geleneğinin temel taşının İslamdaki “yardımlaşma” anlayışı olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

Yani Osmanlıdaki “vakıf” müessesinin temeli İslam anlayışına dayanmaktadır.

Misalen; Hz. Peygamberimizin  “Fedek”  arazisini vakfetmiş olması, Hazreti İbrahim’in El-Halil Şehrinde kendi ismiyle anılan imareti için kurduğu vakıf, Mekke şehri ve Kabe bakımı için kurulan vakıflar örnek olarak gösterilebilir.

Osmanlıda vakıf geleneği öylesine gelişmiştir ki, birçok ilginç konuda vakıf kurulmuş ve yaşatılmıştır.

Mesela; “cami avizelerini temizleme vakfı”, “Küsleri barıştırma vakfı”, “fakir gençlere çeyiz hazırlama vakfı”, “hastalara ilaç hazırlama vakfı”, “kadın sığınma vakfı”, “bulaşıcı hastalıkları tedavi vakfı”, ” yetim öğrencileri giydiren vakıf”, “kışın abdest alanlara sıcak su hazırlama vakfı”,  “sıcak günlerde sebillere soğuk su koyma vakfı”  gibi benzersiz vakıfları düşündükçe, “Vakıf Beşikten Mezara İnsan Yaşamının İçindedir.” sözü ayrı bir anlam kazanmaktadır.

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

KUDÜS

Sevgili Sarayönü Manşet okurları bir süre önce rahatsızlanıp geçirmiş olduğum beyin kanaması neticesinde köşe yazılarına zorunlu ara vermek zorunda kaldım. Şükürler olsun şimdi daha iyiyim.  Biraz konuşma zorluğu çekiyorum ama bu yazı yazmama engel değil.

Herkese sağlıklı bir ömür dileyerek bu haftaki yazımı sizlerle paylaşıyorum.

***

Kudüs; yeryüzündeki üç büyük semavi dinin kutsal şehri.  Eski Kudüs olarak isimlendirilen bölümünde, bütün yapıları kireç taşından inşa edilmiş, bir garip, hüzünlü, Kenan diyarının elemli toprağı…

Kudüs canlı bir varlıkmış gibi acı çeker. Kıpır kıpırdır. Dünyadaki bütün kadim şehirlerin en ızdıraplısıdır. Öylesine bir ızdırap ki, Arap coğrafyacı ve tarihçi El-Makdis’in   “ içi akrep dolu altın bir kadeh” e benzettiği şehirdir Kudüs.

Kudüs, tarihte birçok defa el değiştirmiştir. Her defasında savaşlar yaşanmış, seferler düzenlenmiş, kan akıtılmıştır. Tarih boyunca birkaç defa yok edilmiş, onlarca kez işgal edilmiş, ele geçirilip tekrar tekrar kaybedilmiştir.

Zor bir şehirdir Kudüs. Yaşaması, ibadet etmesi ve özellikle idare edilmesi çok çok zor bir şehirdir Kudüs. Deyimin tam anlamıyla  “kurt ile kuzuyu beraber götürmek” anlamı taşır  , bu kadim şehri idare etmek.

Kendimi Mezopotamya ‘da güçlü bir bir komutan olarak hayal ederken, hayalimi zirvelere taşıyarak kendimi Kudüs şehrini fethetmiş olarak hayal ediyorum.

Hayalimde idare etmek için kendime öyle bir diyar seçmişim ki, her sokağından farklı bir ilahi nida yükselmekte, bir taraftan ezan sesleri duyulurken, bir başka köşesinde kilise çanları çalınmakta, bir yerinde insanlar namaz kılarken, iki adım ötede ağlama duvarının kenarında göz yaşı döken insanlar çırpınmakta…

O an, Kudüs’ü idare etmenin sihirli sözcüğünün   “SAYGI “  olduğunu anlıyorum.  Kudüs şehrini öyle bir idare etmeliyim ki, Müslüman olmama rağmen, en az bir Haham kadar Museviliğe, en az bir Rahip kadar hıristiyanlığa saygı göstermeliyim.  Hem dinlere, hem de bu dinlerin kutsal mekânlarına saygı göstermeliyim. İnsanların, nasıl bir şehirde yaşadıklarını, bu kadim şehrin, üzerinde yaşayan insanlardan neler beklediğini iyi bilmelerini sağlamalıyım. Bu şehirde yaşayan hiç ama hiç kimsenin, kendisinin bu şehre olan aidiyet duygusunu kaybetmesine müsaade etmemeliyim. İnsanların, nasıl bir beldede yaşadıklarını her an hatırlamalarını sağlamalıyım.

Biliyorum ki, Kudüs şehrinde bütün semavi dinlerin eşit hakları vardır.

Nasıl ki islamın ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa burada ise, nasıl ki yüce Peygamberimiz Miraç’a bu şehirden çıktı ise, Hz. İsa Peygamber de bu şehirde doğmuş, yaşamış ve göğe kaldırılmıştır.

Mescid-i Aksa ve Kubbetüs sahra da Müslümanlar için ne anlama geliyorsa ,  “Via dolorosa yolu”  ve “Golgoda Tepesi”  Hıristiyanlar için, Hazreti Süleyman’ın Büyük tapınağının bu güne kalan tek yapısı olan batı duvarının da Yahudiler için aynı anlama geldiğini unutmamam gerekiyor.

O an, bu kutsal şehri idare etmek için bir sihirli kelimenin daha olduğunun farkına varıyorum. ADALET.

Evet, yapmam gereken bu şehri idare ederken bütün dinlere kendi dinim imiş gibi saygı gösterirken, şehrin idaresinde ve şehir meclisinde de bütün dinlerin, hatta dinleri içerisindeki mezheplerin eşit oranda temsil edilmelerimi sağlamak.

Evet, çok zor değil bu kadim şehri idare etmek.  Tek yapmam gereken SAYGI ve ADALET kelimelerini tam anlamıyla yaşamak ve şehir halkına yaşatmak.

Öyle zannediyorum ki, bu büyülü şehirde yaşayan insanlar da büyülenmiştir.  Dışarıdan olumsuz bir etki görmedikleri sürece Zeytindağı kadar koca yürekli insanlar olduklarını zannediyorum.

Dediğim gibi keşke   dışarıdan kötü insanların , kötü idarecilerin dokunuşları olmasa…. Yöneticilerin ise bu mübarek beldeyi İŞGAL mantığı ile değil, Allah rızası mantığıyla idare etmiş olsalardı…

Kireçtaşı evlerin arasında dolanıp bağıran tellalların  “ duyduk, duymadık demeyin! kudüs’ ü fetheden; hazinesinde altınlar, mücevherler bulunan sultan selahaddin ölmüştür! Mezarına amelleri dışında sadece kefen bezini götürebilmiştir!”.  Nidası ile hayalimden uyanıyorum…

 

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

Ölüme dair…

Hayatımız boyunca , hep uyurken kapanır gözlerimiz değil mi?

An gelecek göz kapaklarımız son kez kapanacak lakin bu defa uyumak için değil  , bilakis hakikate uyanacağız…

İşte bu  uyanışın adına “ ÖLÜM “ denmiştir.

Bu uyanışı  yaşamayanların bilemeyeceği  ; yaşayanların ise  yaşamayanlara  anlatamadıkları yegane  tecrübedir ölüm.

Saçımız siyah , defterimiz bembeyaz doğarken , bembeyaz saçlarımız ve elimizde karalanmış defterimiz ile  o katıksız gerçeğe uyandığımız vaktin adıdır ölüm.

Namaz kılınmayan ezan ile başlayan ömrü  , namaz kılınan Sela ile bitiren  hakikattir ölüm.

Tarih boyunca kimine göre vuslat , kimine göre kurtuluş , kimine göre ise hayallerin sonu , yok oluş ve hiçliktir.

Korkunç bir korkudur kimine göre , kimine göre ise “Düğün Günü” dür.

Ne kadar bahtsız bir duygudur ölümden korkmak ?  Oysa ölüme Eyvallah demek değil midir gerçek hüner ?

Necip Fazıl’a göre ; “ Ölüm güzel şey , budur perde ardından haber. Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber ?” şeklinde satırlara dökülen.

Mevlana’ya göre “ (ölüm) Sana batmak görünür; ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür; ama o, canın kurtuluşudur. “  denilerek methedilen  ,

Yahya Kemal tarafından , zirvelerde bir tarif ile  “ sessiz gemi” ye benzetilen ve

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller! ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.”

diye anlatılan ölüm ;  en yalın , en gerçek , en anlaşılır şekilde Hz. Kur’an’da tarif edilmiştir.

“Her canlı ölümü tadacak ve sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz. (Ankebut/57)

Ya Rab ! Bizleri her daim ölümü hatırlayan , ölümün gölgesini üzerinde hisseden  kullarından eyle…




Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

KİTAP

Malum Sebepten dolayı evlere hapsolduğumuz şu günlerde, evde yapılabilecek en güzel şeylerden, hatta kendi adıma en güzeli diyebileceğim etkinlik kitap okumaktır. Biraz kafa dağıtmanın çok çok ötesinde, evimizde iken bile, bizi bulunduğumuz yerden alan ve hayatın bizim tarafımızdan seçilmiş başka bir boyuna götüren tek ölümsüzlüktür.

Shakespeare’ e göre “ En büyük krallık ”,  Herrik’e göre “ Hiç solmayacak bitkiler.” dir. Hatta Mevlana’ya göre “Ruhun ilacı “ dır kitap.

Kendine has bir kokusu vardır kitabın. Okumaya başlamak için elinize aldığınızda derin derin içinize çekersiniz o rayihayı… Yağmur sonrası toprak kokusunu andırır. Ab-ı hayat gibidir, daha okumaya başlamadan kokusu sarar bütün benliğinizi, içinizi bir mutluluk kaplar… Hele bir de uzun zamandır beklediğiniz bir kitap ise bambaşka hazlar verir insana.  O kadar muhteşem bir kokudur ki, okuyanın o anki ruh haline bürünür. Kimi zaman melankoli, kimi zaman coşku, bazen nostalji ve bazen asabiyet kokar kitap.

Önce, varsa önsözü okunur . Arka kapaktaki, kitap ile ilgili eleştirilere göz atılır. Kitabın ön kapağı parmak uçları ile hissedilir. Kapak resmi en ince detayına kadar incelenir. Yıllardır görmek isteyip te göremediğimiz bir sanat yapısının, içine girmeden önce heyecanımız dinsin diye dış güzelliklerini incelemekten bir farkı yoktur bunun.  Sonra o sonsuz okyanusa  bırakıverirsiniz kendinizi, güvenle ve huzurla…

Necip Fazıl ile ütopyaların peşine düşersiniz. Haklı muhalifliğin, sorgulamanın hazzını yaşar, üstadı okumuş olmak ile kendinizi ayrıcalıklı hissedersiniz.

Yaşar Kemal ile Anadolu efsanelerini birebir yaşar, Çukurova insanının ezilmişliğini, sömürülüşünü destansı bir kalemden okursunuz. Kendisine niçin “ Gözüyle kartal avlayan adam” denildiğini daha iyi anlarsınız.

Tolstoy’un yazılarında kusursuz tekniği, kurguyu görür, romanlarını adeta canlı seyredersiniz.

Agatha Christie ile doğu ekspresi ile gizem ve gerilim dolu bir yolculuk yapar, dünyanın dört bir köşesinde işlenmiş cinayet dosyalarını Belçikalı dedektif Hercule Poirot ile birlikte çözersiniz.

Wilbur Smith ile Güney Afrika coğrafyasında sürüklenir gider ve koskoca bir kıtayı yazarın kitaplarından gidip gezmişçesine öğrenirsiniz.

Tess Gerritsen, Dean R.Koontz, Jean Christophe Grange ile gerilimin doruklarına çıkarsınız.

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Peyami Safa, Nihal Atsız, Dostoyevski, Victor Hugo , Jack London, Jules Verne, Gogol, Gabriel Garcia Marquez, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Balzac, Stendhal , Mehmet  Rauf ve daha niceleri… Her biri birer dev ve yazarlık konusunda  birer bükülmez bilektirler.

Saydıklarım denizden bir damla bile değildir. Daha yüzlercesi binlercesi vardır okumamız için bizi bekleyen…

Mevlana vardır, Evliya Çelebi  vardır, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani vardır, Seyyid Kutup vardır, Mehmet Akif Ersoy vardır, Yahya Kemal vardır…

Kitabımız, göz nurumuz, rehberimiz. Cenab-ı Allah’ın mucizesi  HZ. KUR’AN  vardır…




Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

Herkesin bir hesabı var…

Değerli Dostlar,

Google arama çubuğuna “Georgia Guidestones” yazdığınızda, karşınıza bir anıt resmi çıkacaktır. Bu anıt, ABD’nin Georgia eyaletinin Elbert County şehrinde bulunan bir anıttır. 1979 yılında inşa edilmiştir. KİMİN TARAFINDAN YAPTIRILDIĞI BİLİNMEMEKTEDİR

Bu ŞEYTANİ anıtın üzerinde, içerisinde antik dillerin de bulunduğu on dilde yazılmış, ON ADET EMİR bulunmaktadır. Bu on emirden birincisi aynen şöyledir. “DÜNYADA İNSAN NÜFUSUNU 500 MİLYONUN ALTINDA TUT!”

1900 lü yılların başında daha Dünya nüfusu 3 BUÇUK milyar iken (bugün 8 MİLYAR CİVARINDADIR), kendilerini “SEÇKİN”, “ELİT”, “EFENDİ” olarak niteleyen birkaç ailenin (Rockefeller, Rothshild gibi) tek amacı Dünya nüfusunu kendilerinin içerisinde bulunacağı belli bir sayıya indirme çabası olmuştur. Bu ailelerin bugün en büyük yatırımları ÇİN dedir.

Waterloo savaşı, Dünya savaşları gibi belli başlı savaşların birçoğunun bu aileler tarafından çıkartıldığı, bu savaşlar sayesinde hem dünya nüfusunu belli bir sayıya indirme hem de parasal güçlerini TRİLYON DOLAR lara çıkarma gayesi taşıdıkları bilinmektedir.

Eldeki mevcut verilere göre, nüfus artışı bu hızda devam ederse 50-60 yıl sonra Dünya kaynakları insan nüfusuna yetmez hale geleceği MUHAKKAKTIR. Dünyanın gıda ve özellikle SU KAYNAKLARI yetmeyecektir.

2017 yılında 102 yaşında ölen Rockefeller ailesinin lideri Davit Rockefeller , 6 kez kalp nakli ve iki kez böbrek nakli olmuş , bu organların tamamının özel seçilmiş sağlam bünyeli kimsesiz gençlerden iradeleri dışında alınmış olduğu bilinmektedir. Dünyada birçok ülkenin Merkez Bankaları bu aileye ait olup , servetleri yaklaşık BİR BUÇUK TRİLYON DOLARDIR.

İşte bu ŞEYTAN ADAM kendisi ile yapılan bir röportajda “Yeryüzünde yaşayan insan sayısı çok fazla. Dünya bunu kaldırmaz. Mevcut nüfus, dünya için büyük tehdittir . Sistemin işlemesi için 300-500 milyon insana ihtiyacımız var, gerisi fazlalık.” Demiştir.

Bu konu ile ilgili onlarca film yapılmış, kitap yazılmıştır. Bunlardan sonuncusu DAN BROWN tarfından yazılmış olan ve Dünya nüfusunu azaltmak için imal edilen virüsün Dünya’ya İSTANBUL dan yayılmasını konu eden “CEHENNEM ( İnferno)” dur.

Şimdi gelelim CORONA virüsü ile bu konuyu ilişkilendirdiğim noktaya.

Virüsün çıkış noktası olan WUHAN şehri, yaklaşık olarak 11 milyon nüfusu ile orta Çin’in en büyük ve kalabalık şehirlerinden birisidir. ( Çin’in 7.en kalabalık şehridir)

İşin en ilgin yanı ise bu şehirde “Wuhan Institute of Virology” yani WUHAN VİRÜS ENSTİTÜSÜ adında bir kuruluş vardır. Bu enstitü öyle her yerde kurulabilecek , bulunabilecek bir kurum değildir. Çok özel ve gizli araştırmaların yapıldığı bir enstitüdür. Corona virüsünün böyle bir kuruluşun olduğu bir şehirden yayılması hakikaten manidar ve ilginçtir.

İlk virüs aşısını acaba hangi millet, hangi firma , hangi aile bulacaktır ? Çok merak etmekteyim. Çünkü bu cevap, içerisinde birçok cevabı barındıracaktır.

Bunun yanında bazı hususlar kafamı kurcalamaya devam etmektedir.

• Bu virüs neden yaşlıları hedef almakta olup , çocukları ve özellikle 0-9 yaş aralığını kesinlikle öldürmemektedir. (Bunu sadece bağışıklık sistemi ile açıklamak yeterli değildir. Çünkü dünyada geçmişteki salgınların hepsinin en fazla zarar verdiği kesim çocuklardır.Kızamık salgını , çiçek hastalığı salgını gibi ) Amaç Dünya nüfusunu azaltma senaryolarından bir çalışma mıdır ?

• Tüm Dünya’da yayıldıktan sonra , Çin’de neden aniden kesilmiştir. Bu kadar kalabalık ve düzensiz bir şehirde bu durum bana mantıksız gelmektedir. Belki virüs ile ilgili bir ilaç tüm Çin’in içme suyuna katılmak suretiyle hastalığın yayılması durdurulmuş olabilir mi?

• Virüs ile ilgili olarak neden Amerika ve Çin karşılıklı olarak birbirlerini suçlamaktadırlar?

• Bu virüs , yukarıda belirtmiş olduğum Wuhan Virüs Enstitüsünde geliştirilmiş olup, kazara ve ya bilinçli olarak yayılması sağlanmış olabilir mi ?

• Çin , 2018 yılında GENETİK leri TASARLANMIŞ ve DNA ayarı yapılmış çocukların Dünya’ya gelmesini sağlamıştır. Bu ikiz kız çocukları hiçbir şart ve koşulda AİDS virüsü ile enfekte olmamaktadır. Bunu yapan acaba başka neler yapmıştır ?

İnsan olmanın gereklerinden bir tanesi DÜŞÜNMEK tir. Sadece sesli düşündüm…

Hakkınızı helal ediniz….

Biliyoruz ve inanıyoruz ki , “ONLARIN BİR HESABI VARSA ALLAH’IN DA BİR HESABI VARDIR.”




Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

Evde Kal çağrılarına uyuluyor mu?

Değerli Dostlar,

Bir iş işin Konya merkeze gidip gelmem icap etti. Bu gidiş –geliş esnasında sokaklarda üç tip insan gördüm.

Bunlardan ilki, ekmek paralarının peşinde oldukları açık şekilde belli olan esnaf, her türlü dağıtım görevlileri, resmi görevliler vs. Aslında evde olmaya can atan, lakin işi dolayısıyla çalışmak zorunda olan kardeşlerimiz.

İkinci gurupta olanlar ise, benim gibi az bir işi olup, hallerder halletmez evine dönmeye ve sokağa çıkmayın tavsiyesine uymaya meyilli olan insanlar.

Mevzumuzun asıl konusu olan insanlar ise, bir türlü evde tutmayı başaramadığımız yaşlı insanlarımız…

Akşam haberlerinde dehşete düştüm. İçinde Konya’mızın da bulunduğu bazı illerdeki asker uğurlamaları, İstanbul Belgrad ormanındaki tıklım tıklım piknikçileri, kıyı şeritlerini doldurmuş, ömründe spor yapmamış ama sanki spor, hayatının bir parçasıymış gibi koşmaya çalışanlar vs.

Bir amca gösterdiler Televizyonda 70 yaş civarında. “Allah korur bize bir şey olmaz” falan diye lafı geveliyor ağzında. Ağzına bir tane vurasım geldi. Arkadaş sen peygamber misin (haşa)?

Peygamberimiz bile zaman zaman ağır hastalanmış, hasta yatağında yatmışken sen o kuş beynin ile neyin hesabındasın?

Evet Cenab-ı Allah insanların bir şeylerini test ediyor, imtihan ediyor. Bunun içinde SABIR var, DAYANIŞMA var, HOŞGÖRÜ var, AKIL/FİKİR var, lakin kesinlikle ve kesinlikle CESARET yok.

Türkiye’de durum inanın ki çok KRİTİK. Çok çok dikkat edilmesi ve kurallara kesinlikle uyulması gerekmektedir. Hastalığın ilk görülmesini müteakip enfekte olan kişi sayısı ile ölen hasta sayısı bakımından en hızlı artış maalesef ki ülkemizde. Tek tesellimiz, önlemlerin biraz daha çabuk alınması neticesinde, virüsün diğer ülkelere göre bir müddet daha sonra ülkemize girmiş olması. Yani zaman / olay grafiğimiz çok iyi değil.

Almanya, hasta sayısına oranla Avrupa’da en az ölümün görüldüğü ülkedir. Bunun tek sebebi ise meşhur ALMAN DİSİPLİNİ ile hareket etmeleri, yaşlıların evden dışarıya adım atmamaları sayesindedir.

Bu belayı savuşturmanın tek yolunun, “EVDEN GEREKMEDİKÇE ÇIKMAMAK” olduğunu artık bilelim. Virüs bulaşma zincirini kırmanın tek yolu budur. Aksi taktirde Allah korusun, birkaç hafta içerisinde hasta sayısını YÜZBİNLER ile ölüm sayısını ise ONBİNLER ile hesap etmeye başlarız. Hasta sayısı onbinlere varmadan PİK yapması lazım. Yani zirve yapıp gerilemeye başlaması lazım.

İngiltere’de 39 yaşında bir hasta kendi videosunu yayınlamış. Görüntüde hastanın söyledikleri ve yaşadıkları gerçekten dehşet vericidir. Fakat burada yazmayacağım. Yani olay çok çok çok ciddi. Düşmanın BÜYÜK olanı ile karşı karşıyayız. DÜŞMAN GÖRÜNMÜYOR. Hani derler ya gözümün gördüğü hiçbir şeyden korkmam diye…

Yapacaklarımız kendimiz için değil. Yapacaklarımız geleceğimiz olan çocuklarımız, gençlerimiz içindir.

Son olarak şunu belirtmek isterim ki, anne ve babası ile birlikte yaşayan insanlar, onları biraz daha fazla sahiplensinler, biraz daha içten davransınlar ki , bu yaşlılarımız dışarıya çıkmak ihtiyacı hissetmesinler.

Sağlık çalışanlarının önlerinde saygıyla eğiliyorum. Onların yanında Belediye görevlilerinin (Özellikle temizlik ve zabıta görevlileri), ekmeğinin peşinde koşmak zorunda olan tüm çalışanların ve bu işin EKONOMİK TOKADINI yemiş olan özel sektör çalışanlarının önlerinde saygıyla eğiliyorum. İnşallah devletimiz onlara daha radikal tedbirler alarak kendilerini yalnız hissetmemelerini sağlar.

Hepinize SABIR, METANET ve SAĞLIK dilerim.




Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

Kaos…

Saat sabaha karşı dört civarlarında ve ben klavye başındayım.

Düşünüyorum…

İlçemizin an itibari ile en önemli gündemi nedir? Zihnimi farklı konulara odaklamaya çalışsam da başarılı olamadım.  Evet; ilçemizin an itibari ile gündemdeki konusu LADİK.

Ladik içten içe kaynamakta. Ladik sancılı, Ladik sıkıntılı

Ladik’in içinde bulunduğu duruma uygun bir sözcük ararken, aradığım kelimenin  “KAOS“ olduğunun farkına varıyorum.

Kaos, bir toplumun kendi alışkanlıklarının, rutininin dışına çıkması, iç dengelerinin bozulması halidir.

Kaos, duman gibidir. Alacağı şekil birçok etkene bağlıdır. Nasıl ki, bacadan çıkan dumanın nasıl bir şekil alacağı, yakıtın cinsine, hava basıncına, rüzgarın yönü ve şiddetine bağlı ve bacadan çıkan dumanın hangi şekli alacağı önceden kestirilemez ise, toplumda baş gösteren “kaos” un hangi neticeleri doğuracağını da kestiremeyiz. Bazen de koşullar, dumanın bacadan çıkmasını engeller ve en istenmeyen durum ortaya çıkar ve duman içerde yaşayanları zehirlemeye başlar.




Geçtiğimiz günlerde Ladik’te, “Ladik ilçe olmak istiyor“ temalı bir eylem düzenlendi.

Yapılan çalışma, harcanan emek, özü itibari ile kişisel görüşüm olarak takdire şayandır.

Konu, bir sosyal medya sloganı olarak ortaya atılmışken, zamanla eyleme dönüşerek bir topluluk hareketi halini aldı. Eylemden sonuç alınıp alınamayacağı konusuna şimdilik değinmek ve fikir beyan etmek istemiyorum. Neticesi, şu an itibari ile öngörülemez bir durumdadır.

Asıl mevzu bundan sonra yaşananlar.

Eyleme katılmayanların suçlanması ve hatta isimler zikredilerek insanların Ladik sevgilerinin sorgulanması, şeref denmesi onur denmesi, ardından “sandık boykotu” na teşvik edilmesi, yıllardır birlikte yaşadığımız, dostluk ve akrabalık bağı ile göbekten bağlı olduğumuz İlçe merkezi ahalisi ile Ladik halkı arasında bir gerilim yaratılıp bunun tırmandırılması vs.

Eyleme katılmayanların suçlanması ne kadar yanlış ise, katılanların da kahraman ilan edilmesi o kadar yanlıştır. Bir topluluğu temsilen ortaya çıktıklarını beyan edenlerin; temsil ettiklerini iddia ettikleri toplumun bir kısmını ötekileştirmeye hakları yoktur.  Ne demiştik? Bacadan çıkan dumanın hangi şekli alacağını henüz kimse bilmiyor, öngöremiyor.

An itibari ile bilinen tek şey, Ladik’te “ilçelik olma yolunda“  atıldığı söylenen tohumların arasına   “ayrık otu tohumlarının”  karıştığı gerçeğidir.

Peki Ladik’te iş niye bu hale gelmiştir?

Ladik’in, önümüzdeki seçimlerde kilit rolü oynaması ve birilerinin Ladik’e bu rolünün farkına vardırmama çabası mı?

Yoksa, geçtiğimiz yıllarda, idarecilerin çalışmalarını biraz daha dikkatli  yapmamış olmaları mı ?

Ve ya Ladik’te birilerinin, “yapılması gerekenler“ ile “yapmak istediklerini“   karıştırmış olmasından mı?

Hatta hepsi mi?

Sebep her ne olursa olsun, Ladik ‘teki  “Kaos“un sivri ucunun artık birilerine dokunması gerekmektedir.

Bu arada ,  “sandığa gitmemek”, satranç oyununda vezirini kaptıran oyuncunun “bana ne ben oynamıyorum“ demesine benzer.

Hâlbuki oyun bitmemiştir ve satranç oyununda her piyonun vezir olma potansiyeli vardır.

Yeter ki, oyunda hamleleri zamanında yapasın ve kuralına göre oynayasın.

Kural ise; akıldır, kardeşliktir, adalettir, ahlaktır, edep ve hayâdır…

Kategoriler
KÖŞE YAZILARI

“Kaşıktaki yağ nerede”

Dostlar,

Paulo Chelho muhteşem eseri “SİMYACI”  da bir hikâye anlatır;

Bir genç sorumluluk ve yaşamın amacı üzerine aydınlanmak için beldesini terk eder. Diyar diyar gezmiş olsa da sorularına cevap bulamaz.

Sonunda bir beldeye gelir. Halk ile hasbihal eder, derdini söyler. Halktan birileri delikanlıya karşıdaki yüze dağı gösterirler ve orada bir bilge kişinin yaşadığını ve sorularına cevap verebileceğini söylerler.

Genç, vakit geçirmeden dağın zirvesinde bulunan bilgenin köküne varır. Sırasını bekler ve nihayet huzura çıkar. Bilgeye derdini anlatır. Bilge kendisine bir kaşık verir. Kaşık silme sıvıyağ ile doludur. Bilge gence sağdaki kapıdan girmesini ve bütün sarayı dolaştıktan sonra soldaki kapıdan geri dönmesini ister. Tek şartı vardır ki ,  “kaşıktaki yağ dökülmesin.”

Genç kapıdan çıkar ve bir müddet sonra diğer kapıdan geri gelir. Bilge “ Aferin evladım, kaşıktaki yağı dökmemişsin. Anlat bakalım neler gördün sarayımda?” der.

Genç , “ Hiç bir şey görmedim efendim. Çünkü bütün dikkatimi kaşıktaki yağa verdim. “ diye cevap verir.




Bilge , ” Hadi evladım, bir daha dolaş bakalım .” diyerek genci tekrar gönderir. Genç bu kez biraz daha geç gelir. Geldiğinde gördükleri karşısındaki şaşkınlığı yüzüne vurmuştur.

Bilgeye heyecanla , “ Efendim o ne muhteşem bir arslandı öyle, hele gül bahçesindeki binbir çeşit güller ne kadar harikaydı. Hayatımda o kadar muhteşem bir havuz görmemiştim. “ diyerek gördüklerini anlatır.

Bilge gülümseyerek , “Peki kaşıktaki yağ nerede ?” diye sorar. Gencin kaşığında bir damla bile yağ kalmamış hepsi dökülmüştür.

Bilge gence  , ” Evladım kaşıktaki yağ senin asıl vazifen olup, sana verilen görevdir. Önemli olan kaşıktaki yağı dökmemendir. Fakat dikkatini kaşıktaki yağa verirken, etrafında olan bitene de dikkat etmelisin. Halkın isteklerini dinlemeli, adil ve ferasetli olmalısın. Ama kesinlikle yağı yere dökmeden.” Der.

Nafiz Başkan yağı dökmemiştir.

Lakin o kadar odaklanmıştır ki, etrafına dikkat edememiştir.

Bırak kaşıktaki yağ biraz eksilsin, biraz dökülsün ama etrafında olan bitene, halkın şikâyetlerine, isteklerine, beklentilerine, gözlerini ve kulaklarını kapatma…

Yeni dönemde İlçemiz için seçilecek olan Belediye Başkanı ve meclis üyelerine şimdiden hayırlı olsun der; arkalarında   “ Sâye “   olacağımı bilmelerini isterim.