Kategoriler
RÖPORTAJ SPOR

Damatlıkla maça gitti kupayı aldırdı

Sarayönü’nün futbol tarihinde günümüze kadar birçok önemli futbolcu yetişti, görevler aldı, başarılar sağladı. Sadece Sarayönü’nde değil kasabalarındaki futbol kültürü de küçümsenemeyecek seviyedeydi.

Şimdilerde kapanmasına rağmen bir dönem fırtınalar estiren Başhüyükspor’un efsane oyuncularından Ali İsa Malkondu, kasabasının takımında ve futbol hayatında yaşadıklarını anlattı.

İşte Ali İsa Malkondu’nu futbol hayatı:

“1951 Başhüyük doğumluyum. İlkokulu ve ortaokulu Başhüyük’te, liseyi Konya Sanat Okulu’nda okudum. Liseden sonra bir dönem köy hizmetlerinde çalıştım. 1978’de asker gittim. Sivas ve ağrıda askerliğimi yaptıktan sonra döndüm.  Askerden dönünce Ilgın Şeker’e atandım. 2004’te Konya Şeker’den emekli oldum.”

“Hem şampiyonluğu kaçırdık hem de tongaya geldik”

“Çocukluğumuzda mahallelerde arkadaşlarla top oynardık. Sanat okuluna başladığımda 1971-72’de Kadınhanıspor’da lisansım çıktı. İki sezon birinci amatör ligde oynadım. Benim futbolla tanışmam ise Başhüyükspor’da oldu. O zamanlar resmi kulüp değildi. Mahalle maçları gibi oynardık. 1974’te kulüp resmiyet kazanınca Başhüyük’e geldim.

Başhüyükspor’dan 1975-76 sonunda namağlup şampiyonluğu kaçırdıktan sonra İdmanyurdu ile sözleşme imzaladım. O yıllarda Demirspor’un hocası bizim okuldan hocamız olduğu için bana boş sözleşmeye imza attırmıştı. Beden eğitimi öğretmenimizdi. Beni tongaya getirmişler. Sonra gidip lisansımı çıkarmışlar. Öyle olunca İdmanyurdu’na gidemedim.”

“Başarı dilemeye gitmiştim 120 dakika oynadım”

“Kızdım iki ay maçlara gitmedim. Necdet Albay araya girdi ikna etti beni. O yıl Demirspor ile Türkiye şampiyonu olduk. Şampiyon olduktan sonra formamıza ay yıldız amblemi takmaya hak kazandık. Bir yıl da ay yıldızlı formayla oynadık. Şampiyon olduğum yıl valilik kupasını da oynadık. Maç düğün günüme denk geliyordu. Başarılar dilemek için gitmiştim. Bana oynar mısın dediler. Bende oynarım dedim. Damatlıkla gittiğim statda forma giyip sahaya çıktım. 120 dakika oynadım. Hatta bir de penaltı yaptırdım 2-1 kazandık. Karagücü’ne karşı kupayı aldık. Kulüp başkanımız kupayı bana vermek istedi ama ben kabul etmedim. Maçta önce bir konuşma yapıp kupayı kazanırsak Ali İsa’ya vereceğiz demişti.”

“Ilgın’ı çalıştırıp Başhüyük’te oynadım”

“Demirspor’da orta saha oynardım. Askerde libero oynamaya alıştım. Bir yıl Başhüyük’te oynayıp Ilgın Şeker’e gittikten sonra hem kaptanlığını hem de hocalığını yaptım. Başhüyük küme düşme durumundaydı. Ilgın’ı çalıştırıp Başhüyük’te top oynadım. Başhüyük’ü ligde bıraktık. Konya Şeker’e tayinim çıktıktan sonra, Konya Tarımspor kuruldu. Konya Şeker’den arkadaşlarla oraya gittik. 1995 sezonuna kadar Başhüyük’te oynadıktan sonra futbolu bıraktım. Başhüyük’te benim dönemlerimde Konya’dan gelen oyuncular da oynuyordu. İyi oyuncular vardı. Şölen Ali, Fuat, Suat, Nihat Abayhan, Hızır, Celal, Hüsnü, Hataylı İsmail, Alaattin, Mehmet Türkoğlu gibi oyuncularla top oynadık.”

“Şikeyle şampiyon oldular, onlara da yaramadı”

“Sarayönü-Başhüyük maçları o zamanlar en büyük derbiydi. O maçlar anlatılmaz yaşanır. Çok heyecanlı olurdu. Bir sefer, kaymakamlık kupasında Sarayönü’nü yenip kupayı almıştık. Onu hamamda kutladık. O sezon Karagücü’yle ligde şampiyonluğa mücadele ederken, Karagücü, şikeyle şampiyonluğu almıştı. Maçtan önce hakemleri ayarlamışlar. Hakem son dakikada olmayan golü verip direkt polislerin yanına kaçtı. Üç beraberlikle şampiyonluğu kaçırdık. Sonra yükselme maçında Sarayönü Karagücü’nü yenip lige çıktı. Karagücü’ne de yaramadı yaptıkları şike.”

“Futbol hayatımda hiç yedek kalmadım”

“Futbolu bırakınca bana antrenörlük belgesi al dediler ama mesailerimiz yoğundu vardiyalı çalışıyorduk. Belgeyi alamadım ama Konya Şeker’de yöneticilik yaptım. Zaten o yıllardan sonra amatör liglerde amatör ruhta bitti futbol da bitti. Müessese takımları kapandı.

Her zaman sporun içerisinde oldum ben. Atletizme de katılırdım. 27 Aralık Atatürk koşusunda  derecem var. Orada da birinciliklerim var. Koşulardan bir ayakkabı kazanmışlığım da oldu. Bir fiil hiç kopmadan 25 yıl futbol oynadım. Hiç yedek te kalmadım. Başhüyük’te gönüllü oynuyorduk ama kurum takımlarında oynadığımızda bu işten para kazandık. Ilgın Şeker’de zaten maaş alıyorduk. Demirspor’da para kazanıyorduk.”

Kategoriler
RÖPORTAJ SPOR

‘Çöpçülük yapar yine Beşiktaş’ta kalırdım’

Sarayönüspor’un nostalji yıllarına uzanan röportaj dizimizde, bu haftanın konuğu Zafer Demirtoka oldu. Kariyerinin büyük bölümünü Konyaspor formasıyla geçiren Demirtoka, Sarayönüspor’da da bir dönem top koşturdu. Yolspor, Konya İdmanyurdu gibi takımlarda da mücadele eden Demirtoka, bir yıl da Gençlerbilirği’nde oynadı. Beşiktaş, çocukluğunda ve gençliğinde olmak üzere iki kez Demirtoka’nın kapısını çalsa da, İnönü stadının çimlerinde top koşturmak ona bir türlü nasip olmadı.

Çocukluğunda altyapısında oynamasına rağmen Beşiktaş’ın kulüp başkanı Hakkı Yeten’i dinlemeyip Konya’ya dönen, gençliğinde ise yaşadığı sakatlıktan dolayı transferi gerçekleşmeyen Demirtoka, “şimdiki aklım olsa çöpçülük yapar yine Beşiktaş’ta kalırdım.” diyerek yaşadığı büyük pişmanlığı ifade ediyor.

İşte Demirtoka’nın değerlendirilemeyen fırsatlarla dolu futbol hayatı:

Futbolla babam sayesinde tanıştım

1950 yılında Başhüyük mahallesinde dünyaya geldim. İlkokula Başhüyük’te başladıktan sonra Sarayönü’ne taşındık. Sarayönü’nde okumaya devam ettim. Ortaokulun yarısında Konya’ya gittim. Konya’da dayımlarda kalıp okumaya devam ettim. Liseyi Konya Erkek Lisesi’nde okudum. Bir sene de Karatay lisesinde okudum. Futbolla tanışmamız birçoğu gibi çocukluk yıllarına dayanıyor. Futbolla babam sayesinde tanıştım. Benim babam Başhüyükspor’un başkanıydı. Bizde topu falan rahat rahat alır arkadaşlarımızla oynardık. Okul yıllarında da devam etti. Lisede okullar arası maçlarda da oynadım. Hatta Karatay lisesini de şampiyon yapmıştık.

İki ay Beşiktaş’ın genç takımında oynadım

Futbolla ilk ciddi münasebetim 14-15 yaşlarımda oldu. O yaşlarımda İstanbul’daki akrabalarımızı ziyaret etmek için gitmiştik. Yaz tatilinde üç ay kaldık. Orada Doğanspor diye bir mahalle takımında oynamaya başladım. Mahalle maçları yapıyorduk. Haftada iki maç yapıyorduk. Üçüncü maçımda Beşiktaş’ın idarecileri beni görmüş beğenmiş. Beşiktaş’ın genç takımına çağırdılar beni. Kulübe kaydettiler beni. Lisansımı çıkardılar. İki ay Beşiktaş’ın genç takımında oynadım. Yaz tatili bitince Konya’ya geri çıktık geldik.

Nasıl bir fırsat bulduğumuzu anlayamamışız

Beşiktaş’ın başkanı o zaman Hakkı Yeten’di. Hakkı Yeten beni bırakmak istemedi. “Beni baban bil. Burası senin evin. Yatacak yer istersen işte tesisi. Okul istersen işte okul. Ben senin her bakımını üstlenirim” dedi ama ben duramadım. Kaçtım geldik geri. Biz nasıl bir fırsatla karşılaştığımızı anlayamamışız o zaman.

Futbolumu Yolspor’da ilerlettim

Konya’da geldikten sonra okula devam ettim. Bir sene sonra dayım Ethem Bilgekarça, Yolspor’un genç takımını kurdu. Beni de takıma çağırdı. Yolspor’un genç takımında oynamaya başladık. İki kere federasyon karmasına seçildim ama genç milli takıma seçilemedim. Bir süre sonra Yolspor’un A takımına geçtim. Bir yıl da A takımda oynadım. Sağ açık, sol açık mevkiinde oynardım.

Konyaspor’da transfer olup şampiyonluk yaşadım

1968’de Yolspor’dan Konyaspor’a aldılar beni. Konyaspor’un A takımında oynamaya devam ettim. O sezon Konyaspor 3. Lig’deydi. İlk sezon normal bir yerde bitirdik ligi. İkinci sezonumda şampiyon olup 2.Lig’e çıkardık takımı. Ispartaspor ile aramızda çekişme vardı. İlk maçta berabere geldik. İkinci maçta da 2-1 yenip şampiyon olduk. Şampiyon olduğumuz sene Ali Büyükbilgin, Ali Palalı, Kaptan Hikmet, Cevdet, Fahrettin, Kaleci İsmail, Eskişehirden Nihat, Kuşçu Nuri, İlhan falan vardı. O sene Naci ağabeyi (Renklibay) asistlerimle gol kralı yaptım. 63 tane gol attı bir sezonda. Kaleciyi de çalımlar topu ona verirdim. 2 sene de 2.Lig’de oynadım. Sonra 1 sene Konya İdmanyurdu’nda oynadım.

İkinci fırsatı da değerlendiremedik

1975 yılında Gençlerbirliği’ne transfer oldum. Bir sene de Gençlerbirliği’nde oynadım. Beşiktaş ile Ankara’da yaptığımız özel bir maçta Beşiktaş idarecileri beni beğenmiş. Transfer etmek istediler. Bende gidecektim ama başıma talihsiz bir sakatlık geldi. Sakatlanınca Beşiktaş’a gidemedim. Bu şekilde ikinci Beşiktaş fırsatı da elimizden kaçmış oldu. Sonra Kasım transferi olarak Konya’ya geri döndüm. Bir sene daha top oynayıp askere gittim.

Hem oynadım hem çalıştırdım

Askerden döndükten sonra oynamaya devam etmedim. Burada evlendim. Babam rahatsızdı. Ekin harman işleriyle uğraştım. Bir sene Başhüyükspor’u çalıştırdım. Sonra Cevdet ağabey çağırdı Sarayönüspor’a. Sarayönüspor’u hem çalıştırdım hem oynadım. Benim zamanımda takımda kaleci Süleyman, Ferit, Salih falan vardı. Onlarla Yolspor’da da birlikte oynadık. Bir sene de Sarayönüspor’da oynadıktan sonra futbolu tamamen bıraktım.

Futbolu bırakıp otobüs aldım

Futbolu bıraktıktan sonra otobüs alıp Konya-Sarayönü arasında yolcu taşımaya başladım. Konya otobüsü büyütüp Konya-Karaman arası yolcu taşımaya başladım. 1998’de Kadınhanı’na sürücü kursu açılınca orada eğitmen olarak çalışmaya başladım. Hala da orda devam ediyoruz.

Şimdiki aklım olsa…

Futbolu ileri götürebilmeme için benim Konya’dan çıkmam lazımmış. Gençlerbirliğine gittik ama o zamanda şanssız bir sakatlık geçirdik. Geri döndük geldik. Çocukluğumda Beşiktaş’ta kalmadığıma çok pişmanım. Şimdiki aklım olsa orada çöpçülük yapar yine gelmezdim. Bize çok büyük bir yol göstermiş ama biz görememişiz. Genç olunca, Anadolu çocuğu olunca bilemedik.

Şampiyonluk maçını unutamıyorum

Futbol hayatımda unutmadığım en büyük anım Ispartaspor ile oynadığımız şampiyonluk maçı. Kazanırsak şampiyon oluyorduk. Maç bizim evimizdeydi ama ilk yarıda kalemizde golü gördük. Devreye 1-0 geride girdik. İkinci yarıya çıkar çıkmaz golü bulduk ama. Golün asistini de ben yaptım. Sonra ikinci golü de 40 metreden ben attım. Benim bir asist, bir golümle kazandığımız şampiyonluk benim için çok unutulmaz. Konya bile unutamıyor o maçı.

Kötü idareciler yüzünden futbolu bıraktım

Benim futbolu bırakmamın en büyük nedeni idareciler. İdarecilere kızdığım için futbolu bıraktım. Konyaspor’da bize üvey evlat muamelesi yapıldı. Dışarıdan gelenlere para verirlerdi, memleket çocuğu diye bizi hor görürlerdi. Benim paralarımın çoğunu vermediler. Yabancıları tuttukları kadar bizi de tutsalar futbolu bırakmazdım ben. Futbolun içinde kalsaydım ya bir antrenör olurdum ya da başka bir şeyler olurdum.

Futbol çıkarlar için kullanılıyordu

Bizim zamanımızda başkanlar, kendini kurtarıp işini yürütmek için yapardı başkanlığı. Şimdiki kadar profesyonel anlamda bakılmıyordu futbola. Şimdi bile hala onun eserleri var ama geçmişe göre çok iyi. O zamanlar kulüpleri basamak olarak görüyorlardı. Kendi çıkarları için kullanıyorlardı. Konya’daki idareciler hiçbir zaman sporu severek çalışmadı. Bizim başımıza da üçkağıtçı antrenörler getirirlerdi. Sonraları gençlik kolu diye bir yapılanma çıktı. Herkesin başına bela oldu.

Kendi deplasman paramızı toplardık

Kendi deplasman masraflarımızı kendimiz çıkarırdık. Elimize bir koçan alır sanayiye gider para toplardık. O parayla da deplasmana giderdik. Bir çay bir simitle geçirdiğimiz günler olurdu. Galibiyet primimizi bile doğru düzgün alamazdık. Maaşımızı alsak şükrederdik. Çok zor günlerdi.

İdmandan sonra 12 tur daha atardım

Çok sağlam çalışırdım antrenmanlarda. Maçta da sahada basmadık yer bırakmazdım. 90 dakikanın üzerine bir 90 dakikada daha maç yapacak enerjim vardı. Konyaspor’da ben neredeyse takımın en küçüğüydüm. Ağabeylerime kesinlikle saygıda kusur etmezdim. Büyükler önce duş alsın diye öncelik verirdim. Onlar duş alıncaya kadar ben de boş durmaz idman bittikten sonra sahada 12 tur daha atardım. Ben 12 turu tamamlayıncaya kadar duşta kimse kalmazdı. Hem ekstra çalışmış olurdum, hem de duşumu rahat rahat yapardım.

Her şey çok daha farklı olabilirdi

Takımdaki ağabeylerimin hepsi beni severdi. Birbirimizi hiç kırmadık. Şimdi oyunculara bakıyorum ne bir arzu var, ne bir istek var. Varsa da ben göremiyorum.  Bazı dalkavuklar çıkar ortalığı karıştırırdı. Benim de başımı belaya sokarlardı ama antrenör beni falan kesemezdi. Çünkü işimi iyi yapıyordum. Top benim ayağıma gelince tribün ayağa kalkardı. Ben Gençlerbirliği’nde o sakatlığı yaşamayıp Beşiktaş’a gidebilseydim her şey çok daha farklı olurdu.

coreldraw

Kategoriler
RÖPORTAJ YAŞAM

Sarkaçlı saatlerle yarım asırlık zaman yolculuğu

Sarayönü’nde saat tamirciliği yapan 69 yaşındaki Üzeyir Kulcabay, zemberekle çalışan sarkaçlı saatlere 55 yıldır ayar veriyor. İlçede tek kalan Üzeyir ustanın mütevazi atölyesine tamir için gelen sarkaçlı saatlerden çıkan tik tak sesleri, ziyaretçilerini adeta zamanda yolculuğa çıkarıyor.

Sarkaçlı saatler, elektronik parçalardan oluşan ve pillerle çalışan modern saatlerden farklı olarak mutlak uyum içinde çalışan son derece hassas mekanik parçalardan oluşuyor. Pile ihtiyaç duyulmadan, zemberek yayının el yordamı ile kurulması sayesinde oluşan gerilim gücüyle çalışan sarkaçlı saatler, otantik yapılarıyla da dikkat çekiyor.

Sarkaçlı saatler, modern saatler karşısında popülerliğini yitirmiş olsa da halen tutkunları tarafından dekoratif olarak kullanılmaya devam ediyor. Çocukluğundan beri icra ettiği mesleğini ilk günkü aşka sürdürdüğünü belirten sarkaçlı saat ustası Üzeyir Kulcabay, kaybolmaya yüz tutan sarkaçlı saatlerin tamirciliğini yapmaya devam ettiğini söyledi.

Saatçilik mesleğine yarım asrını verdiğini anlatan Kulcabay, “1965-1967 yıllarında kalfaydım. Ali Efe diye bir ustam vardı. Mesleği onun yanında öğrendim. 1969 yılında da kendi dükkanımı açtım. O zamandan beri 51 senedir çalışıyorum.” dedi.

 

Tesadüfen saatçi oldum

Saatçilikle tanışmansın tamamen tesadüfe dayandığını kaydeden Kulcabay, “Bizim mahallede rahmetli bir ağabeyimiz vardı. İki sene Kur’an kursuna gittikten sonra bana “gel seni bir yere çırak verelim” dedi. O vesile ile beni saatçinin yanına çırak verdi. Sebebimiz o oldu. O zamandan bu zamana devam ettik geldik.” şeklinde konuştu.

Ustayı geçtim amele yevmiyesi alamıyoruz

Saat tamirciliğinin artık ev geçindirmeye yetmediğine değinen Kulcabay, şunları söyledi: “Ben bu saatçilikten üç tane çocuğumu üniversitede okuttum. Evimi yaptırdım. Dükkan aldım. Hiç unutmuyorum evimi yaptırdığım zamanlar iki ustanın, üç amelenin kazandığını, öğleye kadar kazanır, sonra onların başına giderdim. O kadar iyiydi işlerimiz. Şimdi bir ustanın yevmiyesini geçtim, amelenin yevmiyesini alamıyorum.”

Kulcabay, mesleği öğretebileceğini bir gönüllü bulamadığından dert yanarak, “Benden sonra ne olacak bende bilmiyorum. Bir çocuk yetiştirmeyi istiyorum ama talep yok. Allah nasip ederse 3-5 sene daha ya yaparım ya yapamam. Çok müşterimden de duyuyorum: “Sen işi bırakırsan biz bir pil taktırmaya Konya’ya mı gideceğiz” diyorlar.” diye konuştu.

Çin saatlerinin ve dijital saatlerin, mekanik saatleri bitirdiğini değinen Üzeyir Kulcabay, yeni nesil saatlerin, mekanik saatlerin yerini tutamayacağını belirtti.

Bunlar antika saatler

Zemberekle çalışan saatlerin artık üretilmediğini ifade eden Kulcabay, şöyle devam etti: “Bu saatler git gide, gitgide kayboluyor. Tamamen ortadan kalktıktan sonra nereden bulacağız, nasıl olacak bilmiyorum. Bu saatler, kimisinin babasından, kimisinin akrabasından kalma saatler. Merakı olanlar buluyor. Mesela gidiyor akrabasından istiyor, getirip burada yaptırıp evinde kullanıyor. Bu saatler hemen hemen 70-80 yıllık var. Yani antikaya doğru gidiyor. Bunlara talep son zamanlarda çok arttı. Çok soran var. Ne yapacaksınız diye soruyorum. Kimisi eski olduğu için, antika olduğu için çalışmasa da evimde dursun diyor.”

Kulcabay, sarkaçlı saatin özelliğine değinerek, “Bu saat zemberekle çalışır. Zembereği kurduktan sonra her saat başında ve buçuklarda zil vurur. Saat birde bir kere, ikide iki, üçte üç kere vurur gider. İnsan gece de olsa saatin kaç olduğunu yattığı yerde bilir. Zemberek bir kere kurduğu zaman 15 gün gider. Başka hiçbir şeye gerek yok.” dedi.

 

Parçayı hurdalardan buluyoruz

Sarkaçlı saatlerin sağlamlığına buna karşın artık yedek parça bulunmadığına değinen Kulcabay, “Bu saatler kolay kolay arıza yapmıyor. Senede veya 3-5 senede bir bakımı yapılması lazım. Yoksa pek arıza vermezler. Mekanizmayı söküyorum. Benzine atıyorum. Parçaları, çarkları benzinle yıkayıp geri takıyorum. Komple dağıtmak yok. Parçaları kolay kolay kırılmaz. Kırılırsa da eksi parçalardan uyduruyoruz. Hurdaya ayırdıklarım var. Parça ihtiyacı olduğunda hurdalardan temin ediyoruz. Parça lazım olduğunda ancak bu şekilde bulabiliyoruz.” şeklinde konuştu.

Müşteri şikayetinden çok korkarım

En çekindiği şeyin müşterlerden gelecek şikayetler olduğuna kaydeden Kulcabay, “Eskiden kurmalı saatler vardı. İnsanlar kuracağım derken kurma kolunu koparıyorlardı, kabahat benim oluyordu. Yere düşüyordu, en ufak bir şeyde direği kırılıyordu. Müşteri saati getirip usta bunu nasıl yaptın dediği zaman çok utanırdım. Ben çok titizim bu konularda. Hele misafirimin yanında falan usta bunu nasıl yaptın dediler mi ben yerin altına girerim.” diye konuştu.

 

Tek kaldım diye fazla istemiyorum

Meslek hayatında prensiplerinden ödün vermeden çalıştığını dile getiren Kulcabay, şöyle konuştu: “Bu zamana kadar elimden geldiği kadar iyi yapmaya çalıştım. Bugün gelen saati yarına bırakmadım. Onu gece de olsa gelirim yaparım olmadı demem. Ona dikkat ederim. Dürüstlük ve güler yüz çok önemli. Müşteriyi bir kere atlatırsın, bir kere kandırırsın ama bir daha ki sefere kandıramazsın. En iyi şekilde yapmanın yolunu bulacaksın. Ben bu Sarayönü’nde neredeyse on seneden beri tek başına çalışıyorum. Önceden nasılsa aynı şekilde devam ediyorum. Sarayönü bana kaldı diye fazla fazla istemiyorum kimseden.”

 

Ölenleri not alıyor

Kulcabay, babasından kalma bir alışkanlıkla ilçede hayatını kaybedenleri deftere not ettiğini dile getirerek, “2002’den beri devamlı camiden sela verildiği zaman ölenleri defterime not alırım. Alışkanlık olmuş. Rahmetli babamda yazardı. Bana ondan kalma. Bazısı geliyor, baban kaç yılında öldü diyorum, babasının kaçta öldüğünü bilmiyor. Siz nasıl evlatsınız, insan babasının, annesinin kaç yılında öldüğünü bilmez mi diyorum. Bazen böyle denk geliyor. Sonra onlara ben söylüyorum artık.” dedi.

Kategoriler
RÖPORTAJ SPOR

‘Maddi imkansızlıklarla mücadele ettik’

Sarayönüspor’un mazisine açılan pencerede bu hafta, yeşil siyahlı formaya yönetici ve kulüp başkanı olarak yıllarını adayan isimlerden Memiş Ulutaş konuğumuz oldu. Öğretmen emeklisi olan Memiş Ulutaş, futbol camiasına arkadaşının teklifi üzerine girmiş. Yaklaşık 11 yılını Sarayönüspor’a veren Ulutaş, yöneticiliğin de bir de şampiyonluk yaşamış. İdareci oldukları dönemlerde en büyük sıkıntının maddi imkansızlıklar olduğuna değinen Ulutaş, idareciliği gönül işi olarak yaptıklarını söyledi.

İşte kendi ağzından Memiş Ulutaş’ın idarecilik hayatı:

Öğretmenlikten emekli oldum

1946 Sarayönü doğumluyum. İlkokulu Merkez İlkokulu’nda okudum. Ortaokulu yıkılan eski kız meslek lisesinin olduğu yerde okudum. Öğretmen okulu sınavlarına girdim kazandım. Liseyi de Akşehir Öğretmen Okulu’nda okudum. Okulu bitirdikten sonra Ordu Ünye’de öğretmen olarak göreve başladım. Sınıf öğretmeni olarak Ünye’de üç buçuk sene çalıştım. Sonra Manisa’ya askerlik için gittim. Öğretmen olduğum için dört ay askerlik yaptım. Sonra İzmir’e gittim. Narlıdere’de okuma yazma okulunda bir sene çalıştım. Sonra kendi isteğimle Sarayönü Değirmenli köyüne atandım. Üç yıl da orada çalıştım. Sonra 1970’de Devrim İlkokulu’na geldim. 1976’da da okul müdürü oldum. Oradan Merkez İlkokulu’na geldim ve 1992’de emekli oldum.

On yıl yöneticilik, bir yıl başkanlık yaptım

Futbola ilgim gençliğimden beri var ama içinde hiç bulunmamıştım. Sarayönü’ne geldikten sonra spor faaliyetlerinde görev almaya başladım. Öncesinde bir oyunculuk geçmişim veya görevim yok. 1972 yılından 1983 yılına kadar Sarayönüspor’da on yıl yöneticilik, bir yıl da başkanlık yaptım. Bir dönem Cevted Uğurlu’nun yönetiminde yer aldım. Bir dönem de Mehmet Ceylan’ın yönetiminde yer aldım. Bir yıl da başkanlık görevim var.

İdareciliği severek yaptık

Benim Sarayönüspor’da yöneticilik yapmam arkadaşım Mehmet Ceylan’a dayanır. Mehmet Ceylan ile aynı okulda çalışıyorduk. Beraber yönetime girelim dedi o şekilde Sarayönüspor’un yönetimine girdik. Tabi sporu da sevdiğimiz için isteyerek ve severek idarecilik görevinde bulunduk. Güzel yıllardı. Keyifli bir arkadaşlık ortamımız vardı. Belki maddi imkanlar biraz belimizi büküyordu ama zevki vardı.

Para malzemeye harcanırdı, futbol gönül işiydi

Benim zamanımda yönetimde yer alan idareciler arasında Ali Osman Acar, İsmail Mirza, Mehmet Ceylan, Yılmaz Alceylan, Muammer Ülker, Ali Osman Turan ve Cevdet Uğurlu vardı. Bazı zenginlerden destek alarak kulübü yürütmeye çalışıyorduk. Esnaflardan yardım toplamaya çıkıyorduk. Üye aidatlarımız vardı. Birde belediyeden destek alıyorduk. Bizim zamanımızda en çok para harcadığımız kalem malzemeydi. O zamanlar futbol parayla oynanmıyordu. Gönül işiydi.

Gücümüz nispetince çalıştık

Futbolcular severek, canı gönülden, beş kuruş maddi beklentide olmadan gelirdi. Futbolculara para falan vermezdik. Sadece Konya’dan gelen oyunculara yol parası verirdik. Bizimki de gönül işiydi. Bir beklentimiz yoktu. Bir şeyler elde etmeye çalışmaktan ziyade hep kendimizden bir katkı sunmaya çalıştık. Evimizden oyunculara çok yemek yedirdik. Gücümüz nispetince katkı sağladık.

Çok değerli oyuncularımız vardı

Takımımız çok güzeldi. Takımımızda Kaleci Süleyman, Metin Can Ünal, Ömer Gökay, Hüseyin Çeroğlu, Ali Çeroğlu, Mehmet Erdem, Sabri, Ferit, Süreyya Çetinkaya, Nazım, Zühtü, Gültekin, Bayram gibi çok iyi oyuncular vardı. Adını unuttuklarım kusuruma bakmasın. Bizim kendi çocuklarımız iyi olduğu gibi Konya’dan da iyi oyuncular getirirdik. Çokta kuvvetliydik. Kolay kolay bileğimiz bükülmezdi. Oyuncularımız kadar hocalarımız da iyiydi. Ethem hoca, Yılmaz hoca gibi hocalarla çalıştık.

Takım ortada kalmasın diye başkan oldum

1981 yılında kulüp başkanlığını ben aldım. Birçok kişi yönetime girmek istemedi. Benim de başkan olmak gibi bir niyetim yoktu ama takım ortada kalmasın diye alalım dedik. Maddi sıkıntılar yüzünden hiç kimse yanaşmıyordu yönetime girmeye. Masraflar çoğalıp destekler azalınca takım bize kaldı. Bu tip sıkıntılar nedeniyle talep olmayınca biz aldık. Benim başkanlığımda yönetimde Hüseyin Ceylan, Hanifi Cıngıl, Solak Yılmaz, İsmail Mirza gibi arkadaşlar yer aldı.

İmkansızlıklardan belediyeye devrettik

Başkanlığımda Konya 1. Amatör Küme’de mücadele ettik. Takımımız, zararı yok iyiydi. Orta sıralarda mücadele ettik ve orta sıralarda da tamamladık. Maddi yönden başka sıkıntımız yoktu. Garajdan hangi otobüsü çağırsak gelir bizi maça götürürdü. Bazen mazot parasını biz verirdik, bazen onlar karşılardı. Seyircimiz de iyiydi. Çok desteklemeye gelirlerdi. Bu zamanlardan çok daha iyiydi. Maddi sıkıntılarla başa çıkamayınca bir sezon sonra takımı belediyeye devrettik. İhtilalden dolayı dönemin belediye başkanı da kaymakamdı. Öylelikle takımı devredip seyirci tarafına geçtik. Şimdi artık tribünlerden destek veriyoruz.

Şimdi imkanlar çok güzel

Şimdi bakıyorum da şartlar çok güzel. Her imkan var. Birinci lig takımlarının imkanı gibi imkanlar var. Bizim zamanımızda nerde böyle imkanlar. Şimdikiler çok forslu. Malzemeler falan hem çok güzel hem de bizim zamanımıza göre çok ucuz. Şimdi futbolcular tesislerde kalıyor, yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında, para alıyorlar, otellerde konaklıyorlar. Şimdi her şey çok daha güzel. Bizim zamanımızda malzememiz olsa bize yeterdi. Oyuncu malzemesine kendisi sahip çıkar yıkatır ilgilenirdi.

Sahalar çok güzel

Sahaların zeminleri çok kötüydü. Çocuklar taşın toprağın içinde top oynamaya çalışırdı. Şimdi sahaların hepsi halı gibi çim saha. Kum sahada oyuncu bir düşse Allah canını alırdı. Her tarafı yara bere içinde kalırdı. O halde de uf demezlerdi. Şimdiki oyuncular da çok nazlı. Dokunsan sakatlanıyorlar hemen.

Maceralı bir şampiyonluk anımız var

Cevdet’in başkanlığı zamanında bizde yönetimdeyken unutamadığım bir şampiyonluk anımız var. Demirspor ile bizim takımın arasında bir şampiyonluk yarışı vardı. Bizim Beyşehir maçı da şampiyonu belirleyecekti. Çok ince hesaplar vardı. Şampiyon olursak da averajla olacaktı şampiyon olamasak da averajla olacaktı. Beyşehir’in takımı Konya’da Demirspor’a 7-8 farklı skorla yenildi. Bizim de şampiyon olabilmemiz için Beyşehir’i 4-0 yenmemiz gerekiyordu. Beyşehir maça gelmezde hükmen mağlup sayılıp maç 3-0 tescil edilirse Demirspor şampiyon oluyordu. Demirspor’un yöneticileri araya girmiş Beyşehirlilerle konuşmuşlar maça gitmeyin diye ikna etmişler. Bize de bunun haberi geldi. Beyşehir takımı maça gelmeyecekti. Hemen yöneticilerini oyuncularını bulduk. Bir yemek yedirdik. Oturduk konuştuk gelmeye ikna ettik. Neyse bunlar maça geldi. Burada bizde farklı yenip şampiyon olduk. Böyle de güzel bir şampiyonluk anımız var.

yenişehir escort

Kategoriler
RÖPORTAJ SPOR

‘En büyük kazancımız efendilik oldu’

Sarayönüspor’un mazisine açılan pencerede bu hafta, yeşil siyahlı formaya yıllarını adayan isimlerden Metin Can Ünal konuğumuz oldu. Ünal ailesinde Sarayönüspor’a emek veren dört kardeşten en küçüğü olan Metin Can Ünal, hiçbir zaman maddiyata önem vermeden futbol aşkıyla mücadele ettiklerini söyledi. Sarayönüspor’u bir okul olarak nitelendiren Ünal, en büyük kazançlarının ise takımın kendilerini saygılı ve efendi bir şekilde yetiştirmesi olduğunu söyledi.

İşte kendi ağzından Metin Can Ünal’ın futbol hayatı:

“Kovsalar da gitmedim”

1959 doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi Sarayönü’nde okudum. Sarayönü Lisesi’nden mezunum. Ailede dört kardeşin en küçüğüyüm. İşin ilginç tarafı dördümüz de Sarayönüspor’da futbol oynadık. Bizim gibi böyle dört kardeş oynayan başka yoktur. Ben ağabeylerimin arkasından gide gele futbola başladım. Onların peşinden gider idman sahasında toplarını toplardım. Onlarda beni kovalardı. Ne kadar kovalasalar da ben gitmezdim. Bir gün Solak Yılmaz, ağabeylerime “Asıl siz gidin, bu kalsın. Bu sizden iyi olacak” diye kızdı.

 

“İlk genç takımda oynayanlardanım”

Naci ağabeyim askere gidince ben de takıma gitmeye başladım. Hacı ve Nadir ağabeyimle idmanlara katılmaya başladım. Beraber aynı kadroda top oynadık. İlk genç takım ben gitmeye başladığımda kuruldu. 1976 yılında kurulan ilk genç takımda oynayanlardan biri de benim. Bir sezon önce Sarayönüspor 1. Amatör Küme’ye çıkınca mecbur genç takım kurulması gerekiyormuş. Takımı çıkaran kadroda Solak Yılmaz, Abdullah Kandemir, Hüseyin Çeroğlu, Ahmet Uysal, Ahmet Acar, Zeki Ural, Ahmet Ural, Konyalı Ferit, Kaleci Süleyman vardı. Çok iyi bir takımdı. Genç takımın kurulmasıyla beraber bizim futbol hayatımız da başlamış oldu.

“İlk maçımızda yenildik ama gol attım”

Bizim genç takımda Muammer Nalça, Rüstem Dağbakan, Süreyya Solak, Sabri Konar, Bekir Büyükatçeken, Ali Çeroğlu, Gürsel Karlı vardı. Genç takımla ilk resmi maçımızı Konya’da Selçukspor ile oymadık. 4-1 yenildik ama ilk resmi maçımız olduğu için çok heyecanlıydık. İlk resmi golümü de ben o maçta attım. Genç takımda oynamaya devam ederken a takımda yedek soyunmaya başladık. Alışsın diye son 10-15 dakikada oyuna alıyorlardı. İlk Ethem hoca beni defansta oynattı. Sağ bekte görev verdi. Sonraki yıllarda ileri uçta ve sağ kanatta oynadım.

Süreyya Çetinkaya’nın sitilini örnek alırdım

Benim ilk gittiğim senelerde takımda Apollo Reşat, Terzi Ramazan gibi büyük ağabeylerimiz de vardı. Onlarda birlikte top oynadığım için gurur duyuyorum. Çok değerli ve kaliteli insanlarda birlikte top oynadım. Mesele Süreyya Çetinkaya’nın oyun sitilini çok beğenirdim. İlk zamanlar kendime onu örnek alırdım. Benim futbola başlamam 1976 yılında ama ben lise takımında da futbol oynardım. Yöneticiler bizi orada görüyordu. Okul idaresinden izin alarak bizi idmanlara götürürlerdi.

 

“Saygı ve disiplin ön plandaydı”

A takımda sürekli olarak 77-78 sezonunda oynamaya başladım. Konuklar çiftliğinde bir kampa katılmıştık. Orda beni sağ açık ve santraforda denediler. Ondan sonra hep hücumda oynadım. Takımdaki arkadaşlık ortamı çok iyiydi. Genç takımda oynarken, saygıdan, disiplinden, A takımda oynayan ağabeylerimizin yüzüne bakamazdık. Maça giderken önce ağabeylerimiz otururdu. Sonra arkada kalan yerlere ikişerli üçerli biz otururduk. Onları çok değerli görürdük. Hepsi de çok değerli insanlardı.

Seydişehir’de yediğimiz dayağı unutmuyorum

Takımla ilgili unutamadığım bir anımı da paylaşmak istiyorum. Burada bir Seydişehir maçı vardı. Kavgalı bitti. Burada adamları iyi bir dövdüler. Sonra ikinci maç için deplasmana gitme zamanı geldi. Tabi adamlar bize bileniyor. Kavga olacak diye büyük ağabeylerimiz gitmedi. Büyük olarak takımın başında ben vardım, Sabri ile Mehmet var. Sahaya çıkınca adamlar bize nerde ötekiler diye sormaya başladı. Onlar yok deyince takımın büyükleri olarak en çok dayak yiyen biz olduk.

 

“Konya’dan gelen oyuncular çok katkı sundu”

1980 yılında yöneticilerimiz Konya’dan futbolcu getirdi. Züftü, Bayram, Ahmet vardı. Takıma da büyük katkıları oldu. Konya’dan buraya gelen oyuncuların hepsi iyi oyunculardı. Bize katkıları çok oldu. 1981 yılında askere gittim. Dönüşte devrenin ikinci yarısına yetişebilmek için erken terhis oldum. O yıl Artuğ hocamız vardı. O da iyi bir hocaydı. Sarayönüspor’da oynamamız bizim için ahlak ve disiplin yönünden çok faydalı oldu. En büyük kazancımız takımın bizi saygılı ve efendi bir şekilde yetiştirmesi oldu. Büyüklere saygıyı, küçüklere sevgiyi orada öğrendik. Bizim için bir okul gibiydi. Yöneticilerimiz görecek diye akşamları dışarı çıkamazdık.

“Stat görevlilerimiz çok kahrımızı çekti”

Çok zevkli bir ortam vardı. İdmanların nasıl bittiğini bilemezdik. Çünkü çok eğlenirdik. Sarayönü stadında çalışanlar da sağ olsunlar bizim kahrımızı çok çekti. Hasan, Muammer ve Muzaffer abiye buradan selam gönderiyorum. Gece idmanları yapardık. Onlar da bize çok destek olurdu. Bize gaz verirlerdi. Yeri gelir bizimle oynarlardı.

 

“Bugünkü başarıların temeli geçmişte yatıyor”

Yöneticilerimiz bizi en iyi şekilde desteklerdi. Bizim zamanımızda Mehmet Ceylan, İsmail Mirza, Cevdet Amca, Tahsin Yıldız gibi değerli yöneticilerimiz vardı. Bunlar bizim için kendi ceplerinden para harcarlardı. Evlatları gibi bizimle ilgilenirlerdi. Sarayönüspor’un bugün buralarda olmasının asıl temelinde bu yöneticiler vardır. Onlar sayesinde Sarayönüspor bugün çok iyi yerlerde. Sarayönü çok küçük bir ilçe olmasına rağmen Konya’da futbol deyince hatırı sayılan birkaç yerden biri. Bu kültürün oluşması o kıymetli insanların verdiği emekler sayesindedir.

“Takım kaptanlığı da yaptım”

A takımla ilk maçımı 1977’de Kültürspor’a karşı oynadım. 3-0 kazanmıştık. 1 tane de gol atmıştım. O zaman genç takımdan A takıma alınan 4 oyuncudan biriydim bende. Biri Sabri, biri Muammer biri de Mehmet Erdem’di. Takım kaptanlığı da yaptım ben. 1983-84 sezonunda 0-0 biten Yolspor maçına kaptan olarak çıkmıştım. İki sezon kapatanlık yaptım. Sonra da futbolu bıraktık zaten.

 

“Çok güçlü bir arkadaşlığımız vardı”

1983-94 sezonunda takımımız çok iyiydi. Hücumda fazla üretken değildik ama savunmamız çok sağlamdı. Kolay kolay yenilmezdik. O sezon ligi 3. olarak bitirdik. En güzel oynadığımız sezonlardan biriydi. Çok oturmuş bir kadromuz vardı. Herkes birbirini iyi tanır, ne yapacağını bilirdi. Biz takımda hiçbir zaman birbirimizi kıskanmadık. Her zaman birbirimizin eksiklerini kapatmaya çalıştık. Antrenmana 2 saat öncesinden giderdik. Çünkü çok severdik. Bir gün idman kaçırsak çok büyük üzüntü yaşardık. İmkanlarımız da güzeldi. Yöneticilerimiz bize manevi olarak sürekli destek verirdi. Maça gitmeden önce mutlaka karnımızı doyururlardı. Orhan Kas olsun, Cevdet Amca olsun bizimle çok ilgilenirdi.

“Maddi kazanımız da, beklentimiz de olmadı”

Milli takımda oynayacak gibi disiplinli çalışırdık. Maddiyat devamlı ikinci planda oldu bizim için. Herkes için öyleydi. Bazı arkadaşlar çiftlikten yürüyerek idmana gelirdi. Şimdi hayret ediyorum nasıl geliyorlardı diye. Seyircimiz de çok coşkuluydu. Bizim takımdan hiçbir maddi kazancımız veya beklentimiz olmadı. Biz sevdiğimiz için gittik. Benim ihtiyacım da yoktu zaten.

 

“Çok kaliteli oyuncular vardı”

Bizim zamanımızda 1. Amatör Küme’deki futbolculara bakıyorum da çoğu profesyonel liglerde oynayacak oyunculardı. Amatör ligler gerçekten çok kaliteliydi. Nitekim Abdullah Kandemir ve Hüseyin Çeroğlu da Konyaspor’a giderek bizi gururlandırdı. Takımdaki heyecan ve ilgi arttı. Amatörden üst liglere çok fazla oyuncu gidememesinin nedeki o devirde işlerin biraz da tanıdıklar vasıtasıyla yürümesiydi. Şimdiki gibi yetenekli oyuncuyu keşfedelim, götürelim gibi bir durum yoktu. Neden öyleydi bilemiyorum ama oyuncular gerçekten çok kaliteliydi.

“Sakatlığım futbolu bırakmama neden oldu”

1985’te evlendim. O sıralar bir de iç menisküsten sakatlık geçirdim. Orada soğuduk idmanlardan. Bir daha da toparlayamadık. Arkadan da yetişenler oldu. Bende yedek soyunmaya başlayınca bırakmaya karar verdim. O zaman bir İsmail ağabey vardı Sağlıkspor’da. Seni oynatalım diye lisansımı aldı. Sarayönü’nden Konya’ya gidip gelmek çok zor oluyordu. Yarım dönem gittim sonra zorlanınca bıraktım. Ladikspor bıraktığımı duyunca benim lisansımı almış oradan. Bir sene de Ladikspor’da oynadım. Antrenmanlara gitmezdim. Sadece maçlara çıkardım. Futbolu biraz da istemeyerek bıraktım aslında. Bahanesi sakatlık oldu. 1987 yılında futboldan tamamen koptum. Takımda 5-6 sene de yöneticilik yaptım. Şimdi ise sadece taraftarım.

 

“Hayali bir efsane kadrom var”

Ben sizinle bir de hayalimdeki efsane kadroyu da paylaşmak istiyorum. Mümkün olsaydı Kaleci Akif, Tatar Ahmet, Ferit, Savaş, Faruk, Süreyya Çetinkaya, Solak Yılmaz, Abdullah Kandemir, Hüseyin Çeroğlu, Apollo Reşat ve Ali Çeroğlu’ndan kurulu bir kadro oluştururdum. Bu takım benim gözümde milli takım seviyesinde bir takım. Bazılarıyla oynadım bazılarını da izledim.

 

“Yöneticilikte de görev aldım”

İyi yöneticilerle çalıştık. Yöneticilik yaptığımızda da onlardan gördüklerimizi uygulamaya çalıştık. Kendi kaynaklarımızla yöneticilik yapıyorduk. Yönetimimizde Gültekin, Kamuran Alp, Mehmet Duymaz, Tayfun Çelik, Hilmi Ceylan vardı. Çok güzel de yöneticilik yapıyorduk. Kendi cebimizden harcadığımız için kaynaklarımızı çok güzel kullanıyorduk. Bize bir sene çiftlikten yüklü bir para geldi. O sene işi bozduk. Bazı futbolculara para verdik. Bana neden vermediniz diyenler oldu. Sonrada düzen tutturamadık.

çankırı escort

Kategoriler
RÖPORTAJ SPOR

Gaziantepspor’a gitmediğime pişmanım

Spor sayfamızın bu haftaki konuğu Sarayönüspor’a yıllarını veren oyunculardan biri olan Nazım As. Futbola Konya’daki mahalle takımında başlayan, daha sonra okul takımında devam eden, Yolspor’da lisansı çıkan ve bir süre Demirspor’da oynadıktan sonra Sarayönüspor’un yolunu tutan Nazım As, yeşil siyahlı takımda efsanelerin yer aldığı kadronun forvet oyuncusuydu.

Futbol yaşamında önemli fırsatlarla karşılaşmasına rağmen bunları değerlendiremediği için pişman olduğunu dile getiren Nazım As, şimdilerde amatör futbolun da, futbolcunun da bittiğini söyledi.

İşte kendi ağzından Nazım As’ın futbol yaşamı:

29 Ocak 1956 yılında Konya’da dünyaya geldim. Konarlıyım. İlkokul, ortaokul ve liseyi Konya’da okudum. Konya Sanat Okulu’ndan mezunum. Torna tefsiye bölümünde okudum. Bizim evimiz İhsaniye mahallesindeydi. Mahallemizin Garipspor adında bir takımı vardı. Mahalleler arası maç yapardık. Forma rengimiz de kırmızı siyahtı. Sonradan bizim takım İhsaniye Gençlerbirliği oldu. Forma rengi de siyah beyaza döndü.

Yara izlerim hala durur

Lisede de okul takımında oynardım. Liseler arası Türkiye şampiyonalarına katılırdık. Her yıl Konya’nın şampiyonu biz olurduk. İskenderun, Niğde, Adana gibi illere turnuva için giderdik. 1974’te İskenderun’a gittiğimizde Gaziantepspor beni istedi. Hatta sonradaki Konya’ya bile gelip beni buldular. Beni bulup götürmeyi teklif ettiler. Annem razı olmadığı için gitmedim. Çok beğenmişler beni ama nasip olmadı.

Benden sonra Et Balık Spor’dan Ünal Karaman’ı götürdüler. Ona nasipmiş yürüdü gitti işte. Şimdi gitmediğime çok pişmanım. Eskiden lise takımlarının bir ağırlığı vardı. Altyapı takımı gibi olurdu. Bizde de forma aşkı vardı. Parayla pulla değil. Bacaklarımdaki yaralar hala geçmedi. İzleri duruyor. Sanat okulundaki takım arkadaşlarımın çoğu Konyaspor’da oynadı.

Amatörde ay yıldız alma hakkı kazandık

18 yaşında Yolspor’un genç takımına aldılar beni. Genç takımda bir iki sene oynadıktan sonra takım kapanınca Ethem Bigekarça bizi Demirspor’a verdi. 2-3 sene genç takımda oynadım. 1 sene da A takımda oynadım. Demirspor’un genç takımında Konya’nın en iyi takımı bizdik.




Takımda Ömer Zengin, Ali Salgın, İsmail Tekin gibi oyuncular vardı. Bir sezon amatörler Türkiye turnuvasında şampiyon olduk. Türkiye şampiyonu olunca formaya ay yıldız akma hakkı kazandık. Amatör takımların formasında ay yıldız olmaz. Sadece bizim Demirspor’un formasında ay yıldız vardı.

Demirspor’a dönmek varmış

Demirspor’da oynarken, Cevdet Amca, Orhan Kas, Seyitali Turan benim Konarlı olduğumu öğrenmişler. Bana teklifte bulunmaya geldiler. Bende memleketin diye kabul ettim. Demirspor beni bırakmak istemedi. Hatta sonradan antrenmanlarda beni tekrar almaya geldiler. Yöneticilere geri almak istiyoruz demişler. Cevdet amca seni tekrar istiyorlar dedi. Ben tükürdüğümü yalamam dedim. Gitmedim ama gitmek varmış. Futbol hayatım Sarayönü’nde bitti.

Çok zorluklarla oynadık

Sarayönü’nde 7-8 sene futbol oynadım. İdmanlara gelip gitmem çok zor olurdu. Trenle gidip gelmeye çalışırdık. Ferit ve Süleyman da Konya’dan benimle gidip gelirlerdi. Bazen de Ethem hoca getirirdi bizi. Treni kaçırırsak otelde kalmak zorunda kalırdık. Tabi o zaman otobüs yok dolmuş yok. Geldiğimiz sene hepimiz Sarayönülüydük.

Katibin Ahmet, Fehmi, Nadir Ünal, Naci Ünal, Süreyya Çetinkaya, Abdullah Kandemir, Gültekin Karlı, Hüseyin Çeroğlu, Ömer Gökay, Yılmaz Alceylan gibi çok değerli insanlar vardı takımımızda. Ferit ile Süleyman da Sarayönülü gibiydi zaten.

Benim mevkiim forvet. Forvet oyuncusuydum ben. Onadığım her takımla da şampiyon oldum. Bizden bir devre sonra Yılmaz abi, Ferit bıraktı. Abdullah Konyaspor’a gitti. Bizim devreden kimse kalmadı. Ben de evlendim. Antrenmanlara da gelemiyordum zaten. Kendiliğimden bıraktım gittim.

Düşürdüğümüz takımı geri çıardık

İlginç anılarımdan bir tanesini anlatıyım. Demirspor’da oynarken, bizim takımı Ethem hoca çalıştırırdı. Aynı zamanda Ethem hoca Sarayönüspor’u da çalıştırıyordu. Demirspor ile Sarayönü’nün düşme kalma maçı vardı. Demirspor’un bir iddiası yoktu ama Sarayönüspor’un kümede kalması için yenmesi gerekiyordu. Biz Ferit ile Demirspor oynuyorduk. Ethem hoca da arada kaldı. Bize yenilin de diyemedi.

Maçın içinde bir penaltı oldu. Ferit’e penaltıyı atma ben Sarayönülüyüm düşmesin takım dedim ama attı. Ethem hoca da bir şey diyemedi. Maç berabere bitmişti sanırım. Sonra Sarayönü küme düştü. Bir sonraki sene Ferit ve Süleyman ile Sarayönü’ne giderek düşürdüğümüz takımı çıkardık. Bir daha da düşmedi.

Unutamadığım bir anım

Başka bir anımı daha anlatıyım. Biz gençliğin verdiği heyecanla alkolde kullanırdık. Ethem hoca “oğlum maç günü bari içme” derdi. Bizde düğüne falan giderdik dayanamaz şeytana uyardık. Bir seferinde yine böyle Seydişehir maçına gidiyoruz. Seydişehir de Konya’nın en iyi takımı. Arkasında koca alüminyum fabrikası var. Hamza Hamzaoğlu falan Seydişehir’deydi.

Çok kuvvetliydi takımları. Ben alkollü olunca yöneticiler hocayla tartışmaya başladı. Hoca “yöneticiler çok kızıyor, seni bu maçta oynatmayacağım” dedi. Hocam oynatmamak senin kararın ama on beş dakika oynayayım.

Olmazsa çıkarım bir bak dedim. İlk on beş dakika içinde ne yaptım ne ettim bir gol attım. Sonra hoca beni oyundan almadı. Bir yandan da yağmur yağıyordu. Bende iyice açıldım tabi. O maçı 3-1 kazandık.

Taç atmayı bilmeyen oyunculara para saçıyorlar

Şimdi futbol falan yok. Biz ta 72’de, 73’te, üç topla kaleye inme tekniğini çalışırdık. Şimdi anca bağırıyorlar başka bir şey yok. Amatörü bitirdiler. Sahip çıkmadılar. Bu ülkede yabancı sevgisi var. Hazır yabancıyı getirelim oynatalım diyorlar. Taç atmayı bilmeyen adama milyon dolarları saçıyorlar. Demirspor’da bizim bir kaptan Hikmet vardı.

Hikmet abi bana bir top atar mısın dedi. Top bir adım yanına düştü. Geldi kulağımı çekti. Neredeyse kulağımı koparacaktı. Abi ne oldu ben sana ne yaptım dedim. Top istedik nereye attın diye kızdı bana. Bir adım sağıma attın dedi. Biz böyle bir disiplinli çalışmayla futbol oynardık. Bir de Deli Baki’den dayak yedim. Demirspor’da bizim hocaydı.

Bir maçın devre arasına 2-0 galip olarak soyunma odasına girdik. Ellerim belimde duruyormuş. Bir tokat attı bana ama nereden geldiğimi şaşırdım. Beş parmağı da yüzüme oturdu. Hocam ne oldu, ne yaptım ben dedim. Manken misin sen, nasıl duruyorsun, futbolcuysan futbolcu gibi dur dedi. Böyle bir saygı sevgi disiplin anlayışı vardı.

Yabancıyla bu iş dönmez

Şimdi ayakkabılar son model. Çivili ayakkabılarla oynardık. Tekmelik falan da yoktu. Bacaklarımız kan revam içinde kalırdı. Şimdi topçuya dokunsan sakatlanıyor. Kendi malzememizi yıkar taşırdık.

Amatör ruhu bitirdiler. Yabancıyla dönmez bu iş. Alttan yetiştirmezsen dışarıdan getirdiğin elin 30-35 yaşındaki adamı bana ne topu oynayacak. 90 dakikada oyuncunun ayağına dört top gelir. Bu dört topu kullanabiliyorsan iyi topçusun demektir.

Oyuncuyu kendin yetiştireceksin. Eğitimini terbiyesini iyi vereceksin. Şimdi amatörde kimse parasız kılını kıpırdatmıyor. Bende futbola çok önem vermedim. Önem verseydim bende giderdim. Benden sonra Ünal Karaman gitti milli takıma kadar çıktı. Bu işin para edeceğini bilemedim ben. Yoksa aha çok önemserdim.

Şimdikilere taş çıkarırım

Sarayönü’nden beş kuruş para almadım. Forma aşkı dedik topumuzu oynadık. Şimdi futbolcuların hiç birini beğenmiyorum. Hiçbir şey yok adamlarda. Kuvvetli olabilirler ama ne bir teknik var ne de taktik. Futbolcuya sorsan top kaç kilo diye bilmezler. Bize onu bile öğrettiler.

Ben 65 yaşındayım üç ay sıkı idman yapıyım şimdikilerden iyi oynarım. Ben top oynarken hiç kafamı kaldırmazdım. Top bana gelince çizgilerle oynardım. Çizgilerden nerede olduğumu bilirdim.

Çünkü adımlardım. Ölçüleri bilirdim. Golümü de atardım. Neredeyse her maç gol attım. Gol atamadığım maç çok azdır. Demirspor, Seydişehirspor, Konyaspor gibi büyük takımlar bizden hazırlık maçı isterdi parayla. Oturmuş bir takımdık. Çok kuvvetliydik. Güçlü takımlar bizimle oynayarak kuvvetini denerdi. Hepimiz birbirimizin ne yapacağını bilirdik.

 

osmaniye escort bayan

Kategoriler
RÖPORTAJ SPOR

‘ÇABAMIZ, HAYALLERİ OLAN GENÇLERİMİZ İÇİN’

Sarayönüspor Teknik Direktörü Bahri Karlı: “ÇABAMIZ, HAYALLERİ OLAN GENÇLERİMİZ İÇİN”

İlçemizi Konya 1. Amatör Küme’de başarıyla temsil eden Sarayönüspor’u, takımın teknik direktörü Bahri Karlı’yla konuştuk. Takımın hedefleri, vizyonu ve misyonu hakkında değerlendirmelerde bulunan Bahri Karlı, tüm çabalarının ilçede futbol oynama hayali olan gençlere imkan sağlamak olduğunu söyledi.

Amatör futbolun gün geçtikçe amacından saptığını ve en alt liglerde bile hızlı bir başarı elde etmek için hazır oyuncular tercih edildiğini ifade eden Karlı, amatör kümelerde çoğu kulübün artık oyuncu yetiştirmediğini dile getirdi. Karlı, buna karşın belirledikleri prensiplerden taviz vermeden amatörün aslına uygun olarak faaliyetlerini sürdürdüklerini kaydetti.

Sarayönüspor’da gün geçtikte kulüp havası ve kültürünün oturduğunu, kulüp gelenekleri oluşmaya başladığına değinen Karlı, altı yılda çok büyük mesafe kat ettiklerini, önlerinde de daha kat edecek uzun bir yol olduğunu ifade etti.

İşte Bahri Karlı’nın Sarayönüspor’a dair değerlendirmeleri:

Ayağımızı yorganımıza göre uzatıyoruz

Konya 1. Amatör Küme’de altıncı sezonu geride bıraktık. Sezon başında gruplarımız 11 takımdan oluşacaktı. Bazı takımlar katılmadı. Bu yüzden bizim grubumuz 9 takıma düştü. Bunun da bize maddi olarak faydası dokundu. Oynayacağımız karşılaşma sayısı yirmiden on altıya düştü. Mesela çekilen takımlardan bir tanesi Emirgazi’ydi. Uzak bir deplasman olması bizim giderlerimizi arttırırdı. Biz grup kuraları çekildiği zaman şampiyonluk şansına değil, önce maliyetlere bakıyoruz. Bu dene grubumuzda iki tane Ereğli takımı vardı. Buda bize deplasman maliyeti olarak ekstra bir külfet getirdi mesela. Yolculuk giderleri ve yemek bizim en çok düşündüğümüz noktalardan biri. İmkanlarımız kısıtlı olduğu için ayağımızı yorganımıza göre uzatmak zorundayız.

Prensiplerimizden taviz vermiyoruz

Grup belli olduktan sonra geçen seneki kadromuzu koruyarak bazı takviyeler yaptık. Senede on adam gönderip, on adam getirebilecek bir takım değiliz. Yaprak dökümü yaşamıyoruz. Dışarıdan sadece iki oyuncu takviyesi yaptık. Geçen sene yedekte oturan 15-16 yaşında oyuncularımız vardı. Takıma onlar katıldı. Bu sene yirmi kişilik kadroda dört Konyalı oyuncuyla mücadele ettik. Bizim prensibimiz, takımın en az üçte ikisinin ilçemizin oyuncularından oluşması. Her geçen gün kulüp kimliğimiz biraz daha oturuyor ve geleneklerimiz oluşmaya başladı. Takımda sirkülasyon olmaması, oyuncularımızın devamlılığı, oyuncularımızda bir aidiyet duygusu oluşturuyor. Zaten oyuncularımızın çok büyük bir bölümü kendi ilçemizin evlatları.

Sadece başarıya odaklanmıyoruz

Biz hiçbir zaman sadece başarı odaklı olmadık. Belli bir vizyon dahilinde yolumuza devam ediyoruz. Başarı gelecekse de bu şekilde gelmesini istiyoruz. Sezona beş hazırlık maçıyla başladık. Üç galibiyet, bir beraberlik, bir mağlubiyet aldık. Aldığımız skorlardan ziyade sahaya yansıttığımız oyun bizi çok umutlandırdı. Sezonun ilk maçını Ereğli deplasmanında oynadık. Çok güzel bir oyun sergiledik ama gerek kaçırdığımız gollerden dolayı gerekse yaptığımız bazı basit hatalardan dolayı karşılaşmayı 3-2 kaybettik. Bu bizim lige dörtte sıfır yaparak başlamamıza neden oldu. Çünkü genç bir oyuncu grubuyla mücadele ettiğimiz için ister istemez bir özgüven kaybı yaşadık. İlk dört haftada şampiyonluk hedefi olan takımlarla karşılaşmamız da bir anlamda şanssızlık oldu. Kafadan dört maç yenildikten sonra birçok takım normalde lige havlu atar ama biz yenilgiyi de bir eğitim olarak gördük. Aynı mücadelemizi sürdürdük. Beşinci maçımızı 3-1 kazanarak lige geri döndük. Sonraki maçlarda ligi dengeleyip orta sıralarda yer edindik. Son dört maçımızı da kazanarak ligi istediğimiz şekilde tamamladık.

Çabuk başarı hırsı amatörü bitirdi

Grubumuzda 250-300 bin lira bütçesi olan takımlar vardı. Bu paralar birinci amatör küme için çok büyük rakamlar. Eskiden birinci amatörde bir krampon, bir de forman varsa yeterli olurdu. Şimdi çok afaki tablolar ortaya çıkmaya başladı. Kulüpler bir an önce başarıyı yakalamak için işi paraya döküyor. Fazla para harcayarak kısa süre içerisinde başarı elde etmek kulüplerin ilk başvurduğu yöntem. Bu da günümüzde amatörü tamamen bitirdi. Amatörde hazır oyuncu dönemini yaşıyoruz artık. Her sene grubumuzda bu tarz takımlar oluyor. İlçelerin bütün oyuncuları Konyalı. Konya’da yaşıyorlar, antrenmanlarını Konya’da yapıyorlar. On altı maçın sekizi deplasman zaten. Takımın iki haftada ilçeye gidip sekiz iç saha maçını oynaması dışında orayla hiçbir alakası yok. Amatör futbol bana göre bu değil. İlçe takımlarının birçoğu bu şekilde.

Amatör ruhla çalışıyoruz

Kısa vadede başarı hırsı takımları hazır oyuncuya yöneltiyor. Oyuncu yetiştirerek 5-10 senede kat edebilecekleri yolu hazır oyuncu transferleriyle kurulan takımlarla birkaç yılda kat etmeyi istiyorlar. Bu profesyonel bir zihniyet ve amatör futbolu her geçen gün zehirliyor. Profesyonel takımlarda bile böyle olmuyor. Amatör takımlarda oynayan oyuncular profesyonel takımların altyapılarında yetişiyor desek yanlış olmaz. Artık amatör takımların çok büyük bir bölümü oyuncu yetiştirmeyle ilgilenmiyor. Kendimize dönüp baktığımızda bu işi aslına uygun olarak yaptığımızı düşünüyorum. Başarı hırsı illaki olacak ama biz buna bir parametre daha ekleyip elimizdeki imkanları maksimum seviyede verimli hale getirerek yol almaya çalışıyoruz.




Hedefimiz bütün yaş grupları

Biz daha çok altyapı çalışmalarına ağırlık veriyoruz. Şu an alt yapı takımımıza rekor seviyede bir ilgi var. Şimdilik altyapı olarak U-19 takımımız var. Gönlümüz bütün yaş gruplarında liglere katılım sağlamak. Bunun için çalışmalarımız var. Gelecek sene U-17 takımı kurmayı hedefliyoruz. Şu anda U-19 takımımızda lisanslı 25 oyuncumuz var. Maçlar ertelenmeden önce hafta üç antrenmanla maçlara hazırlanıyorduk. Bizim en çok üzerinde durduğumuz husus kesinlikle alt yapıların devamlılığı. Gerçekten şu anda gurur tablosuna dönüşen bir genç takımımız var. Oyuncularımız antrenmanlara ve maçlara çok yüksek katılım gösteriyor. Altı yıldır bu sahalarda mücadelemizi veriyoruz. İlk zamanlar gerek imkan, gerek katılım yönünden büyük sıkıntılar yaşadık. A takımda 6-7 kişiyle antrenman yaptığımız dönemler oldu. Bir inancımız vardı ve umutsuzluğa düşmeden yolumuza devam ettik. Belki bizlerin yerinde başka kişiler olsaydı çoktan takımı kapatmayı tercih edebilirlerdi. Sezonu iki galibiyetle kapattığımız yıllar da oldu ancak azim ve kararlılıkla bugünlere ulaştık. Daha önümüzde kat etmemiz gereken de çok uzun bir yol var.

Belli bir cazibe kazandık

Alttan yetişip gelen bir jenerasyonumuz var. Eskiden ayrılanın yerine yedek kaleciyi oynatıyorduk. Artık gidenin yerine aşağıdan oyuncu yetişiyor. Baktığımız noktada antrenmanı, maç öncesi, maç sonrası bir kulüp kültürümüz oluşmaya başladı. İlçemizin gençleri için cazibe taşıyan bir kulüp haline geldik. Altyapıya katılım oranını bunun meyveleri olarak değerlendirebiliriz. Konya camiasında da belli bir sempati kazandık. Bu sene grubumuzdaki takımlara ve üst ligle, Serkan Karaarslan, Osman Diril, Eren Ulukavak, Samet Yetgin olmak üzere transferle dört oyuncu gönderdik. Gerçekten çok büyük emekler verdik. Bugünlere tırnaklarımızla kazıyarak geldik desek sanırım çok fazla abartmış olmayız. Kulübümüzün yıllık maliyeti 40-50 bin lira arasında. Günümüz futbol anlayışında bir kulübü böyle bir parayla yönetmek gerçekten kolay değil.

Hayallere imkan sağlıyoruz

İlçemizdeki gençlerin futbol oynama hayali varsa o hayale imkan sağlıyoruz. Geçlerimizin yoluna ışık olup onlara yol gösteriyoruz. Sorumluluklarımızın farkındayız. Gençlerde bunun farkında. Bizi esas mutlu eden bu. Buraya geldikleri zaman bir aile takımında olduklarının farkındalar. Oynadığımız futbolun yanında dostluklara da çok önem verdik. Her zaman oyuncularımıza dost edinin telkininde bulunduk. Bugüne kadar hiçbir rakibimizle sorun yaşamadık. Bu yüzden camianın sevilen bir takımı olduk. Bunu rakiplerimiz ifade ediyor. Kurulduğumuz günden beri hiçbir lobinin içinde olmadık. Sahanın dışına hiçbir zaman çıkmadık. Temiz, dürüst ve ahlaklı futbol düsturuyla sahamıza çıkıp oyunumuzu oynadık.

Eğitimci hassasiyeti gösteriyoruz

Gelecek sezon için planlamalarımız rakiplerimize göre daha bilinebilir. Aynı kadromuzla alttan yetişen yeni oyuncularımızın takviyesiyle önümüzdeki sezon da prensiplerimizden sapmadan mücadelemizi sürdürüp takımımız daha üst noktalara taşımanın gayreti içinde olacağız. Transfer endeksli olan rakiplerimizin seneye durumunun ne olacağı ise belli değil. Belki çok güçlü takımlar kuracaklar belki de lige katılmayacaklar. Ama biz yakaladığımız istikrarla yine aynı yerde olacağız. Bugüne kadar hep eğitimci hassasiyetiyle çalıştık. Bu çocuk olmaz deyip hiçbir çocuğunuzu dışlamadık. Oyuncunun gayret gösterdiği kadar bizde gelişimi için çaba harcadık. Altı yıl içerisinde birçok oyuncu gelip gitti ama hiçbir oyuncumuzla kırgın ayrılmadık.

Yükün büyüğü başkanımızda

Başta babam Gültekin Karlı olmak üzere bugüne kadar görev yapan ve bu kulübün bugünlere ulaşmasını sağlayan başkanlarımıza ve yöneticilerimize sonsuz teşekkür ediyorum. Son kişi kalana kadar bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Özellikle son yıllarda Kulüp Başkanımız Mustafa Atçeken’in ve yöneticilerimizin vermiş olduğu destek ve gayretler, bu mücadelede işimizi daha çok kolaylaştırıyor. Çünkü sahanın dışıyla onlar uğraşıyor ve dışı içinden daha zor. Bu yüzden sahanın içine rahatça konsantre olabiliyoruz. Yükün büyüğü başkanımız ve yöneticilerimizde. İnşallah takımımızı kendi gençlerimizle birlikte daha güzel yarınlara taşıyabilmek için çalışmaya devam edeceğiz.

Kategoriler
RÖPORTAJ SARAYÖNÜ

“Veresiye hepimizi zorluyor”

Esnaf köşesinin bu haftaki konuğu Yörükoğlu hırdavatın işletmecilerinden Ramazan Küçükkuşçu. İşte Ramazan Küçükkuşçu’nun hayatı ve düşünceleri:

1976 Kadınhanı doğumluyum. Ben bir yaşındayken babam buraya taşınmış. İlkokul ve ortaokulu burada okudum. 1990’da babam hırdavat dükkanı açtı. Bende okuldan sonra 1995’te babamla birlikte çalışmaya başladım. Babam eskiden briket keserdi. Birikeçti İsmail diye tanınırdı. Briket kesme işleri bitip hazır brikete dönünde briketçiliği bıraktı. Bu işe en yakın sektör hırdavat olduğu için hırdavat dükkanı açmaya karar vermiş. O zamandan bu zamana hırdavat ve inşaat malzemeleri satıyoruz. 2005 yılında küçük kardeşim Yasin’de okulu bitirip bizimle çalışmaya başladı. 2010 yılında nakliye sektörüne de girdik. 2-3 yıl önce babam işin ağırlığını bize bıraktı. Ben dükkanda duruyorum. Kardeşimde nakliye aracını kullanıyor.

Esnaflığın en büyük sıkıntısı veresiye. Bizim sektörde veresiye çok olduğu için sermaye olarak zorluk çıkarıyor. Müşteride paramızın kaldığı çok nadir oluyor. Gelende alacaklarımız geliyor ama dönüşler uzayabiliyor. Vade uzayınca da sıkıntı yaşıyoruz. Birde yekün tutan bir sektör. Bunun dışında zorlandığımız çok fazla bir konu yok. Sipariş geliyor elimizde varsa yükleyip götürüyoruz. Yoksa temin ediyoruz. Hırdavat ve inşaat malzemesi satmanın en güzel yönü ise bayatlama, akma, kokma gibi sıkıntıların olmaması.

TOKİ bizim işleri çok fazla etkiledi. Sarayönü’nde inşaat yok desek yeridir. Son TOKİ köylerdeki inşaatları bile etkiledi. Herkes TOKİ’ye geldi. Parça, onarım, tadilat işleri geliyor sadece şu aralar. Milletin parasını TOKİ çekiyor. Gerekenden çok fazla yapıldı. İhtiyaç kadar yapılsaydı keşke. Her önüne kelene daire verildi. Bunun yanında ekonomik krizde çok etkiledi. İnsanların alım gücü çok düştü. Sadece biz değil bütün esnaflar sıkıntı yaşıyor.

Sarayönü’nde iş potansiyeli olmadığı için insanlar buradan gidiyor. Özellikle gençler burada kalmak istese bile kalamıyor. İş yüzünden birçok gitmek zorunda kalıyor. Konya’ya yakın olmak esnaf açısından kötü. Altında arabası olan peşin parayla gidip Konya’dan ihtiyacını alıyor. Buranın esnafından da genellikle veresiye alışveriş yapılıyor. Konya’ya yakın olmanın avantajı malzeme bittiğinde çabuk temin edebilmek ve ilçede bulunamayacak imkanlara ulaşabilmek. Şehre uzak olsan ilçemiz daha çok gelişebilirdi. Bir mala ihtiyaç olduğunda esnaf bulundurmak zorunda kalır ama Konya’ya yakın olduğumuz için yoksa vatandaş gidip Konya’dan alıyor. Bu yüzden esnaf en çok satılan malları elinde bulunduruyor.

Kategoriler
RÖPORTAJ SARAYÖNÜ

“İnternet hayatın kendisi olacak”

Esnaf köşesinin bu haftaki konuğu iletişim sektöründe faaliyet gösteren Emrah Potuk. Babasının açtığı radyo tamir dükkanının ardından hayatı şekillenen Potuk ailesi, gelişen teknolojinin gereği olarak televizyon tamirciliği ve daha sonra iletişim sektörü ile hayatını şekillendirmiş. Geçtiğimiz haftalarda oto galeri sektörüne de adım atan Potuk ailesinin üyesi olan Emrah Potuk, faaliyet gösterdikleri sektörler hakkında konuştu. İşte Emrah Potuk’un düşünceleri ve sektöre dair değerlendirmeleri:

Radyo tamirciliğinden geliyoruz

1987 Sarayönü doğumluyum. Sarayönü lisesinden mezun oldum. Liseden sonra babam Arif Potuk’un yanında esnaflığa devam ettim. Babam 1975 yılında radyo tamircisi açmış. Televizyonlar yaygınlaştıktan sonra televizyon tamiratına da başlamış. İlk dükkanı caminin karşısındaki ara sokaktaymış. Daha sonra Etliekmekçi Durmuş’un yanına gelmiş. Ondan sonrada Özel İdare’nin altına taşındık. Benden önce ağabeyim babamın yanında çalışıyordu. Benim okulu bitirmemin ardından üçümüz çalışmaya başladık. Uzun süre televizyon tamiri, uydu satışı ve kurulumu yaptık. 2005 yılına kadar televizyon işini devam ettirdik.

İletişim sektörüyle devam ediyoruz

Ondan önce 2000 yılında telefon sektörüne de girdik. Eskisi gibi televizyon tamirine talep kalmadığı için de bıraktık. 2000 yılında babam işi ağabeyimle bana devretti. 2008’de ağabeyim Konya’ya açıldı. Burada da ben devam ettim. İletişim sektörüne üzerine halen Zafer’deki işyerimiz hizmet vermeye devam ediyor. 2015 yılından itibaren Turkcell iletişim merkezi olarak kurumsal kimliğimizle hizmet veriyoruz. İletişim sektörünün yavaşlaması ile birlikte yeni bir sektör arayışındaydık. Galericilik sektörüne girmeye karar verdik. Yaklaşık bir ay önce galericiler sitesinde bir oto galeri açtık. İkinci el oto alım satımı da yapıyoruz artık.

Durgunluk çok fazla

Piyasanın durumu sıkıntılı şu anda. Konya’da olsun burada olsun gerçekten bir durgunluk var. Ancak galeride işlerimiz iyi. Sıfır araçların fiyatının çok yüksek olmasından dolayı ikinci ele talep daha fazla. İletişim sektöründeki durgunluğun nedeni ise ekonomik kriz. İnsanlar telefon ihtiyacı varsa bile erteliyor. Ya da tamir ettiriyor. Tamirata ilgi artmasından dolayı tamirat için usta da çalıştırıyoruz. Eski işyerimizi tamirat işleri için kullanıyoruz. Döviz kurunun yükselmesi ve vergilerin artması fiyatları çok yükseltti.




Telefonlar çok pahalı

Şu anda Iphone’un çıkardığı son telefon 12 bin liraya yakın. İlçe şartlarında bir insanın bu cihazı alması mümkün değil. İnsanlar bu paralara araba alıyor çünkü. Eski modeller bile çok yüksek. Satış imkanlarının kısıtlanması ve taksit sayılarının düşürülmesi de çok olumsuz etkiledi. Şu sıralar en çok 2 bin lira dolaylarındaki cihazlar ilgi görüyor. Ekonomik şartlar tüketici davranışları direk etkiledi. Önceki yıllarda telefonlar ortalama bir yıl kullanılıyor yeni model çıkınca herkes model yükseltiyordu. Şimdi insanlar aldığı telefonu bozuncaya kadar kullanıyor. Tamir olanağı varsa da tamir ettiriyor.

İnternet önem kazandı

Telefon kullanımında konuşma ve sms bitme noktasına geldi. İnsanlar artık interneti ön planda tutuyor. Whatsapp üzerinden yazışmak veya görüntülü konuşmak daha çok tercih ediliyor. Sosyal medya bağımlılığı nedeniyle internete talep arttı. Birde son yıllarda internetteki hız ve kalite arttığı için artık daha yüksek miktarlarda internete ihtiyaç duyuluyor. Daha önceden insanlara 1-2 GB internet yetiyordu. Şimdi ortalama kullanım 10 GB civarında. Tarifeler artık internet üzerinden şekilleniyor. Kampanyalar internete yönelik olarak yapılıyor. Kullanım miktarı arttı ama fiyat artmadı. Beş yıl önce 1-2 GB internet 35-40 lirayken bugün 10 GB internet aynı fiyatlar üzerinden sunuluyor.

İnternet kullanımı daha da artacak

Gelecek yıllarda bu iş tamamen internet üzerinden şekillenmeye başlayacak. Çünkü insanlar artık her şeyi internet üzerinden gerçekleştiriyor. İnternetin kullanım alanları da her geçen gün akıllı elektronik cihazlarla artıyor. Geçtiğimiz yıllarda televizyonlara girdi. Son dönemlerde beyaz eşyalarda bile kullanılmaya başladı. Gelecekte çoğu elektronik cihaz internet vasıtasıyla kullanılacak. İnternet hayatın kendisi olacak.

Sorun Konya’ya yakınlık

Sarayönü olarak Konya’nın en yakın ilçesi olmanın avantajını kullanamıyoruz. Bugüne kadar hep dezavantajını yaşadık. İl merkezine yakınlığımızdan dolayı ilçemizdeki sektörler gelişme gösteremiyor. Çünkü mevcut durum gelişime zorlamıyor. İnsanlar zorda kalmıyor. Çünkü herkes her türlü işini 15-20 dakikada Konya’ya gidip halledebiliyor. Sarayönü kendi yağında kavrulan bir ilçe. Kalkınma için buraya iş sahası lazım. İnsanlar burada yeterli iş olmadığı için iş bulabileceği yerlere gidiyor. Potansiyel az olduğu için de esnaflar belli bir çıtanın üzerine çıkamıyor.

Kategoriler
RÖPORTAJ SARAYÖNÜ YAŞAM

“Toplum yapımız çok bozuldu”

Esnaf köşesinin bu haftaki konuğu Sarayönü Devlet Hastanesi kantinini işleten Özcan İnli. Zaman zaman başka işler yapsa da çocukluğundan beri çay ocağı işletmeciliği yapan Öcan İnli, toplum yapısında sevgi, saygı ve ahlak olgularının hızla zayıfladığını söyledi. İşte Özcan İnli’nin hayatı görüş ve düşünceleri:

Okuldan sonra kahvecilik yaptım

1964 Sarayönü doğumluyum. Ortaokul mezunuyum. Aslında orta birden terk ettim ama sonradan Mehmet Topal sayesinde ortaokulu dışarıdan bitirdim. Allah razı olsun bize vesile oldu. okulu terk ettikten sonra jandarmanın karşısında babamın kahvesi vardı. Orda çalışmaya başladım. Askere gidinceye kadar orda çalıştım. Kahve babamındı ama ben işletirdim çünkü babam zabıtaydı. Askerliğimi İzmir ve Tekirdağ’da yaptım. Askerden gelince yine kahveyi çalıştırmaya devam ettim. 2-3 sene daha çalıştıktan sonra babamla yollarımız ayrıldı.

Sekiz yıldır hastane kantinindeyim

1987’de evlendim. Dört yol camisinin ilerisindeki Halil Beyaztaş’ın kahvesini aldım. Orayı da üç yıl çalıştırdım. Sonra bazı nedenlerden kahveciliği bıraktım. Yapmak istemedim. Bulduğum işlerde çalıştım. Pastanede çalıştım, Toprak Mahsulleri Ofisi’nde çalıştım. Gözlü Tarım İşletmesi’nde çalıştım. 2012 yılında hastane kantininde çalışmaya başladım. Daha önce kantin hastane bünyesindeydi. 6 ay böyle çalıştım. Sonra hastane kantini özelleştirince ihaleye katılıp ben aldım. Sekiz senedir hastanenin kantinini işletiyorum.

Prensiplerimle çalışırım

Ben işimi severek yaparım. Onun için bana zorluk diye bir şey yok. İşten gocunmam. Çoğu mesela çay içildikten sonra boşunu suyla yıkayıp tekrar kullanır. Ben her seferinde sabunla yıkarım. Temizlik benim için her zaman birinci planda. Prensiplerim var. Demliğin sonunda kalan çayı kimseye vermem. Onu dökerim. Çayı demedikten sonra dinlenmeden kesinlikle açmam. İsterse padişahı gelsin. Bilinmedik malları kullanmam. Çayda olsun, kaşar peynirinde, sucuğunda olsun hepsini bilinen güvenilir markalardan alırım. Kendi içimin kabul etmediğini başkasına yedirip içirmem.




Esnaflığın tadı kaçtı

Gün geçtikçe esnaflığın tadı kaçıyor. Esnaflar en çok veresiyeden çekiyor. İnsanlar zamanında alışmışlar bir veresiyeye buda esnafların belini büküyor. Zaten parası olanlar artık gidip büyük marketlerden alışveriş yapıyor. Cebinde parası olmayan gariban da küçük esnaftan alışveriş yapıyor. Onunda kimisi ödüyor kimisi ödemiyor. Yakında zaten küçük esnaf diye bir şey kalmayacak.

Herkes çıkarına bakıyor

Günümüzde en büyük sıkıntı toplum yapısında. İnsanların birbirine sevgisi saygısı kalmamış. Büyük küçüğü, küçük büyüğü bilmiyor. Ahlaki bir çöküntü var. Sözlerin hiçbir değeri kalmadı. İnsanlar artık çıkarına bakıyor. Çıkarı yoksa kimse elini dahi kıpırdatmıyor. Hısım akrabalık komşuluk ilişkisi bitti. Maddi sıkıntılara gelince ilçemizin tek sıkıntısı işsizlik. İş olmadığı için gençlerimiz buradan hep gidiyor.

Kategoriler
RÖPORTAJ SARAYÖNÜ

İlk günkü aşkla çalışıyor

Sarayönü’nde 65 yıldır ısmarlama üzerine terzilik yapan 73 yaşındaki Ramazan Şen, gelişen giyim teknolojisinden dolayı unutulmaya yüz tutan mesleğiyle zamana direniyor.

Çocukluğundan beri devam ettirdiği terzilik mesleği sayesinde yaşadığı evi yaptıran ve çocuklarını okutarak evlendiren Şen, artık ev geçindirmeye imkan tanımayan mesleğini büyük bir aşkla sürdürmeye devam ediyor. Terzi Ramazan Şen, yaptığı açıklamada, giyim sektöründeki seri üretimin ve hazır giyim anlayışının yaygınlaşması nedeniyle ısmarlama terziliğin bitme noktasına geldiğini söyledi.

Değişen tüketim ve giyim alışkanlıklarının yanı sıra maliyetinden dolayı artık ısmarlama takım elbiselerin tercih edilmediğini belirten Şen, “Benim yanımda iki tane ceketçim, iki tane pantoloncum vardı. İş yetiştiremiyordum ısmarlamada. Bizim müşterilerimiz tabi azaldı. Hazır giyim etkiledi. Çünkü hazır giyim ucuz oluyor. Bizim 75 liraya diktiğimiz pantolonu insanlar 30-40 liraya alıyor. Biz takımı 500 liraya diklersek, insanlar 200 liraya takım alıyor. Bazıları da ben özel olarak diktireceğim diyor. Benim böyle özel müşterilerim var. Sonu ne olur, sizde giderseniz sizden sonra ne olacak diyorlar. Valla ben bir şey düşünemiyorum. Terzilik bitecek, konfeksiyon devam edecek.” diye konuştu.

 

İnsanlar eskiden daha özenliydi

Şen, geçmişte insanların giyimlerine daha çok özen gösterdiğini dile getirerek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Eskinin insanları en ufak bir şeyde terzinin hatasını bulurlardı. Şu son zamanlarda bir kişide gelip bana ustam şurası biraz uzun olmuş, şurası eğri olmuş demedi. Son 10-15 senedir bana hiç böyle gelen olmadı. Ama eski müşterilerim en ufak bir şeyi bile çok incelerlerdi. Şimdi kimse o kadar özen göstermiyor.”

 

Esnaf sempatik olmalı

Esnaflığın püf noktasını sempatiklik olarak nitelendiren Şen, “Terzilikten önce esnaflık biraz sempatiklik ister. Adamın suratı gülmezse, dükkanından çıkmaza hiçbir şeye karışmazsa unutulur. Hareketli olacaksın efendim. Benim yaşım 72. 73’e varacağım. Ben şimdi siyasetten spora kadar her şeyin içinde varım. Yakın zamana kadar spor yapardım. İki seneye kadar futbol oynardım. Çoğu inanmayacak ama bu bir gerçek.” dedi.

Yenilikleri takip ediyorum

Konfeksiyona karşı ayakta kalmasını sürekli kendini güncellemesine bağlayan Şen, şunları kaydetti: “Şu anda bile çalışırken kendimi yeniliğe hazırlıyorum. Konya’ya gittiğimde terziler iş hanına gidip arkadaşlarımı ziyaret ederim. Yeni çıkan modellere bakarım. Bilmediklerimi de şu yaşta öğrenmek isterim. Çünkü bundan ekmek yiyoruz. Konfeksiyonu da incelerim. Onlarda güzel. Güzel kalıplar, modeller çıkarıyorlar. Onları yapmaya çalışıyorum. Zaten onları yapmazsam, beceremezsem ayakta kalamam ki.”

 

Yeni açmış gibi heyecanlıyım

İşine olan sevgisini ve heyecanını hiç yitirmediğini ifade eden Şen, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu işi severek yapıyorum. Daha yeni açmış gibi heyecanlı bir şekilde çalışıyorum. Cenabı Allah bana güç kuvvet verirse devam ettireceğim. Bir Pazar günü geliyor. Pazar günü bile daralma hissediyorum. Bir şeyle uğraşmam lazım. Ya spora giderim ya da dükkana gelirim.”

 

Ceketimi satıp dükkanımı açtım

Şen, çok zor günlerden geçerek bugünlere ulaştığını anlatarak şunları kaydetti: “Bizim meslekte biraz zor. Bir terzi en az 8-10 senede yetişir. Öyle konfeksiyon gibi gidip de hemen işe başlayamaz. Çok güzel bir meslek. Her zaman bana bunu öğreten ustalarıma dua ediyorum. Çünkü bizim zamanımızda dükkan açmak çok zordu. Yeni evlenmiştim. Annede yok, babada yok. Hanım bilezikleri çıkardı verdi. Kıyamadık, arkadaşım sattırmadı. Ceketimi sattım. Derler ya ceketimi sattım bu işe girdim diye. 80 liraya ceketimi sattım; hiç unutmuyorum. Bitpazarından ütümü aldım. Sandalye aldım 15 liraya. Daha dün gibi. Bu meslek sayesinde ne istediysem Cenabı Allah her şeyi verdi bana.”

Kategoriler
BÖLGE RÖPORTAJ

“Sarayönü’nün geleceği OSB’de”

Esnaf köşesinin bu haftaki konuğu Kurşunlulu iş adamlarımızdan Mahmut Keleş. Çocukluk yıllarından gençlik dönemlerine kadar kepçe operatörlüğü yapıp daha sonra amcasının oğlu Muammer KELEŞ ile vinç kiralama sektörüne giren Mahmut Keleş, bir süre sonra sektörün imalat safhasına geçmiş. 2007 yılından bu yana vinç imalatı yapıp yurt dışına da ihraç eden Mahmut Keleş, amcasının oğlu Muammer Keleş ile birlikte attığı doğru adımlar sayesinde Türkiye’nin önde gelen imalatçısı haline gelmiş olup 2017 yılında da Tren taşımacılığı olan Raytaş Demiryolu Taşımacılığı A.Ş. firmasını kurmuştur. İki dönemdir de Sarayönü Belediye Meclis Üyeliği yapan Mahmut Keleş, ilçenin ancak organize sanayi bölgesi ile kurtulabileceğini ifade ediyor. İşte Mahmut Keleş’in yaşamı, görüş ve düşünceleri:

Okulu bırakıp meslek edindim

1974 Kurşunlu doğumluyum. Kurşunlu ilkokulunda okuduktan sonra Ladik Halıcı Ortaokulu’na gittim. Bir yıl devam edip bıraktım. Okulu bıraktıktan sonra bir şantiyede kepçe operatörünün yanında çalışmaya başladım. Eskiden kepçeler çok değerliydi. Öyle şimdiki gibi hemen vermezlerdi. Önce iyice yetişirdi operatör. Ben kepçede yağlama yaparak öğrenmeye başladım işi. Çekirdekten yetiştim yani. Şimdi bir kepçeyi profesyonel şekilde kullanabilirim. Eskiden operatörler çok değerliydi.

Beyşehir Üzümlü’de de çalıştım

Beyşehir’in Üzümlü kasabasında amcaoğlum çalışıyordu. O askere gideceği için yerine beni çağırdı. Üzümlü’de hem başkanın makam şoförlüğünü yaptım hem de kepçe operatörlüğü. Askere gidinceye kadar orada çalıştım. Askerliğimi Isparta, Kayseri ve Şırnak’ta yaptım.

Kurtarma ve kiralama şirketi kurduk

Askerden döndükten sonra operatörlük mesleğine devam ettim. Konya’da kum ocaklarında, taş ocaklarında çalıştım. 2002 yılına kadar operatörlüğe devam ettim. Bu arada 2000 yılında kendi işyerimizi kurduk. Keleş kurtarma hizmetleri diye vinç kiralama şirketi kurduk. Benim amcaoğlu Muammer Keleş de operatördü. Kepçe mi, vinç mi yapalım diye düşünürken vinç işi yapmaya karar verdik. Fabrikasına gidip bir tane ortak vinç yaptırdık. O vinci kiralamaya başladık. Talep arttıkça vinç sayımızda arttı.

Büyümemiz imalatı tetikledi

2007 yılında biz bu vinci kendimiz yapamaz mıyız diye düşündük. Ben küçüklüğümden beri böyle şeylere meraklıydım zaten. İmalata karar verdik. Çevremiz de bize destek oldu ve ilk vincimizi yaptık. Bir süre kullandıktan sonra onu Kütahya’ya sattık. Biz işlerimizi takip etmeyi severiz. İlk yaptığımız vinç, Kütahya’da halen çalışıyor. 10 bin metrekare kapalı üretim alanında vinç üretimi ve ARGE çalışmalarımızı yürütmekteyiz. 15 bin metrekare de kiralamada kullandığımız açık alanımızda müşterilerimize Türkiye genelinde hizmet vermekteyiz Beş yıldan bu yana ihracatta yapıyoruz. Ürettiğimiz vinçler Romanya, Almanya, Afrika ülkeleri ve Ortadoğu gibi birçok ülkeye gidiyor.

Dünyanın en büyük araç üstü vincini yaptık

Fabrikamızda yarı otomasyon sistemi ile çalışıyoruz. Tam otomasyonla vinç yapmak çok mümkün değil. Otomobil gibi bir bantta binlerce üretemiyorsun. İhtiyaçlara göre ürünler de farklılaşıyor. Bizim 20 çeşit ürünümüz var mesela. Firmamızda Arge çalışmalarına çok önem veriyoruz. 2012 yılında araç üzeri dünyanın en büyük vincini biz yaptık. TÜBİTAK tarafından da tescil edildi. Bu makineyi ülke içince ve dışında birçok yere satışını yaptık. Yine Türkiye’de hızlı tren ve metro için bakım aracı olan ve rayda yürüyüş sistemli katenar aracını ilk biz yaptık. Hızlı Tren hattında çalışan firmaların çoğunluğunda bizim ürettiğimiz araçlar hizmet etmektedir. Ayrıca TÜBİTAK destekli arge çalışmamız olan paletli vinç ve 60 tonluk forklift üretimini yaptık.

Krizden çok kötü etkilendik

Kriz öncesinde ayda 11 vinç yapıyorduk. Kriz bizim sektörü tamamen durdurdu. 170 çalışanımız vardı. İşler durunca bir bölümünü tazminatlarını vererek çıkarmak zorunda kaldık. 110-120 kadar çalışanımız kaldı. İşler açılırsa tekrar bir 60 kişi alacağız işe. Aynı zamanda Raytaş diye bir firmamız var. Mersin limanına tren ile yük taşıyoruz. Müşterilerimizden teslim aldığımız konteynırları sahamızda biriktiriyoruz ve günde bir tren gönderiyoruz. Konya’nın %90 ihracat mallarını biz taşıyoruz.




Ülkemizde kurumsallık sağlanamıyor

Türkiye’de en büyük sıkıntı şirketlerde kurumsallığın sağlanamaması. Aile şirketleri parçalanmaya çok açık. Konya’ya bakıyoruz bir tane bile kurumsal şirket yok. Avrupa bunu aşmış. Ülkemizdeki şirketlerin parçalanmasının en büyük nedenlerinden biri aile şirketi olmasıdır.  Ben gezmeyi, yeni yerler görüp, yeni şeyler öğrenmeyi çok severim. Avrupa’da birçok şirketi inceleme fırsatım oldu. Onlar kurumsallığı sağlayabildiği için çok fazla sıkıntı yaşamıyorlar.

Siyaset beni bırakmadı

Ben çocukluğumdan beri babamın da yıllarca muhtarlık yapmasından dolayı siyasetin içindeyim. Belediyede çalışırken de siyasetin içinde oldum. Belediye binası, sağlık ocağı ve daha birçok şeyde babamın emeği var. Her bir tuğlada adı var. Bu yüzden Babam Kurşunlu’nun belediye seçimlerinde seçimi kaybedince siyasetten soğudum. 2014’te Konyalı bir arkadaşımın ısrarı üzerine tekrar siyasete girdik. Saadet Partisi’nden encümen adayı oldum. Seçilip bir dönem encümen üyeliği yaptım. İkinci dönemde ise Ak Parti’den encümen adayı oldum. Yine seçilerek Sarayönü Belediyesi’nde encümen üyeliğimin ikinci dönemine başladım.

OSB hemen faaliyete geçmeli

Sarayönü çok güzel bir ilçe. Çok avantajlı bir konumu var. Burayı kalkındırmak bizim elimizde. Çumra da bizim gibi Konya’ya yakın bir ilçe. Oranın toprağının daha güzel olması ve Recep Konuk’un Çumralı olması Çumra’yı parlattı. Bizimde el ele verim Sarayönü’nü kalkındırmamız lazım. Sarayönü’nün geleceği organize sanayi bölgesinde. Organize sanayi bölgesinin bir an önce faaliyete geçirilmesi gerekiyor. Burada sanayi olsa, istihdam olsa kimse buradan gitmez. Konya’da işsizlik oranı çok düşük. Bundan sonra yatırımların ilçelere yönelmesi lazım. İçlere yatırım teşvikleri verilmeli. Sanayi kuruluşları ilçeler dağıtılmalı. Sarayönü Organize Sanayi Bölgesi faaliyete geçtiği gün buranın ekonomisi de güçlenir nüfusu da artar.

Kategoriler
RÖPORTAJ SARAYÖNÜ

“En büyük sorun istişaresizlik”

Esnaf köşesinin bu haftaki konuğu, bilgisayar sektöründe faaliyet gösteren aynı zamanda Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanlığını yürüten Hasan Koçaş. Bir merak sonucunda başlayan bilgisayar işinin zamanla mesleğe dönüştüğünü kaydeden Koçaş, kamu işinden vazgeçip esnaflığı ve ticareti tercih ettiğini söyledi. Sarayönü’ndeki en büyük sıkıntısının ilçede söz hakkı bulunan siyasetçilerin istişareye kapalılığı olduğunu kaydeden Koçaş, yaptım oldu anlayışının kimseye bir fayda sağlamayacağını dile getirdi. İşte Hasan Koçaş’ın hayatı görüş ve düşünceleri:

Bilgisayar işine merakla başladım

1978 yılında Sarayönü’nün Büyükzengi köyünde dünyaya geldim. İlkokulu Büyükzengi’de okudum. Ortaokul ve liseyi Sarayönü lisesinde okudum. 1990 yılına kadar Büyükzengi’de oturduk. 90 yılında babam çocuklarım okusun diye Sarayönü’ne taşındı. Liseyi bitirdikten sonra sürücü kursunda çalışmaya başladım. İki yıl çalıştıktan sonra askere gittim. İstanbul’da askerliğimi tamamlayıp geldikten sonra Teiaş’a işçi olarak girdim. Trafo merkezlerinin bakımından sorumlu olarak çalıştık. 2003 yılında bir merak ile bilgisayar işleri yapmaya başladım. Sonra bu yavaş yavaş işe dönüşmeye başladı. Daha sonra profesyonel kurslara gittim. Bilgisayar eğitimleri aldım. İletişim eğitimleri aldım.

Yaygınlaşma dönemine denk geldik

2007 yılında da bilgisayar dükkanımı açtım. İlk dükkanım şoförler odasının yanındaydı. Ben dükkanı açtığım dönemlerde bilgisayar daha yeni yeni yaygınlaşıyordu. O dönem bana en büyük desteği dönemin kaymakamı şimdiki Van Valisi Mehmet Emin Bilmez sağladı. Onun sayesinde işlerimi geliştirdim. Allah ondan razı olsun. O dönemlerde henüz evlerde falan çok bilgisayar yoktu. Toplama bilgisayar modası vardı. Benim dükkanı açtığım dönem tam yaygınlaşma dönemine denk geldi. Buda bizim büyümemizde önemli bir katkı sağladı. Bir günde 18 bilgisayar sattığımı bilirim. O dönemde bilgisayar yaygın olarak internet kafelerde, kurumlarda ve bazı okullarda vardı.

Teiaş’ı bırakıp esnaflığa odaklandım

Dükkanı açtığımda beklemediğim bir müşteri talebiyle karşılaştım. Kısa sürede o kadar fazla müşteri toplayabileceğimi düşünmüyordum. Bilgisayar işi büyüdükçe Teiaş ile birlikte gitmemeye başladı. Bir tercih yapmam gerekti. 2013 yılında Teiaş’ı bırakıp esnaflığı ve ticareti tercih ettim. Tamamen bilgisayar işine yoğunlaştım. Bu arada 2014 yılında yapılan Esnaf Odası seçimlerine aday oldum. Esnaf arkadaşlarımdan aday olmam yönünde bir talep geldi bende kabul edip adaylığımı açıkladım. Allah razı olsun esnaflarımız destekledi, o yıl esnaf odası başkanlığına seçildik. 2018 yılında esnaf odası başkanlığına bir kez daha seçilerek ikinci dönemimize başladık.




İletişim ve samimiyet çok önemli

Esnaflıkta en önemli faktör iyi bir iletişim ve samimiyet. Ben, her zaman işyerime 7 yaşındaki çocukta gelse 70 yaşındaki amcada gelse ayağa kalkarım. Dürüstlüğe bu zamana kadar çok dikkat ettim. Bir kere kendine yapılmasını istemediğin şeyi esnaf olarak başkasına yapmayacaksın. Çok şükür hiç kimse çıkıp Hasan bana borcunu ödemedi, sözünü yerine getirmedi diyemez. Ben bir müşterimle iş yaptığımda çok sıkıntılı birisi değilse mutlaka ahbap olmuşumdur. Çünkü ben müşterilerime müşteri gibi değil arkadaşlarım olarak yaklaşıyorum. Özellikle köylerde işini yaptığım insanlarla dost oluyoruz. Esnaf demek tatlı dil, güler yüz demektir.

İnternet alışverişi yaygınlaştı

Ekonomik sıkıntılar yıldan yıla büyüyor. İlçemize gelen kargo araçlarını takip ediyorum ve insanların artık çocuk bezine varıncaya kadar internetten alışveriş yaptığını görüyorum. Gıda da dahil birçok üründe artık internet alışverişi tercih ediliyor. Buda esnafları gerçekten olumsuz etkiliyor. Eskiden insanlarımız alışverişini yapmak için Konya’ya gidiyor diye dert yanıyorduk ama insanlarımız artık Konya’ya bile gitmeden oturduğu yerde bilgisayarın başında her şeyi alabiliyor. Ve işyerlerinin internet satış fiyatlarıyla rekabet etmesi mümkün değil. İnternet satışında maliyetler çok düşük bu da fiyatlara indirim olarak yansıyor. İnternet alışverişine bir düzenleme getirilmezse yakında ne market ne mağaza kalacak.

Ulusal marketler zarar veriyor

İnternet alışverişlerinin yanında yerel esnafa en büyük darbelerden birini de ulusal marketler vuruyor. İlçemize hiçbir katkısı, yatırımı olmayan ulusal marketler, ilçemizden sıcak parayı çektiği gibi yerel esnafı da bitiriyor. Tek faydaları çalıştırdıkları elemanlar. Biz Sarayönü’ndeki bütün bakkalları marketleri de birleştirsek ulusal marketlerle rekabet edemezler. Çünkü buradaki esnaf 5 tane mal alıyorsa onlar 5 milyon tane alıyor. Kısacası ulusal marketler bir taraftan, internet mağazaları bir taraftan esnaflığı bitirme noktasına getirdi.

Ben yaptım odlu anlayışı var

İlçemizin en önemli sıkıntılarından bir tanesi belki de en önemlisi ilçemizde söz hakkı bulunan siyasetçilerin istişareye kapalı olması. Ben yaptım oldu anlayışı ile hiçbir yere varılamaz. Koskoca ilçe birkaç kişiyle yönetilemez. Halkın sözüne kulak verilmiyor. Kurum ve kuruluş temsilcilerinin sözlerine kulak verilmiyor. Özellikle son dönemde insanlarımız bilinçsizce borçlandırıldı. Söz sahibi arkadaşlar gerektiği gibi insanlara yön veremedi. Şimdi de insanlarımız borçlu olunca yerinden kıpırdayamaz hale geldi. İstişareyle çözülemeyecek hiçbir problem yok ama bizim ilçemizde istişare adına hiçbir çaba yok. Herhangi bir birlik beraberlik, istişare veya danışma olmadıktan sonra bu ilçenin iki yakası bir araya zor gelir.

Kategoriler
RÖPORTAJ SARAYÖNÜ

Marangozluk sanat olmaktan çıktı

Esnaf köşesinin bu haftaki konuğu ilçemizin marangozlarından Yusuf Ceylan. Marangozlukla ilkokulda arkadaşı sayesinde tanışan Ceylan, pratik sanat okulunda marangozluk okuduktan sonra bu mesleğe atılmış. Yıllarca Konya’da çalıştıktan sonra memleket sevgisi ağır basan Yusuf Ceylan, Sarayönü’ne gelerek mesleğini burada sürdürmüş. Ahşap işleri bitip suntanın çıkmasıyla sanatın öldüğünü söyleyen Ceylan artık marangozluğun tek bir tornavidayla yapılabildiğini söyledi. İşte Yusuf Ceylan’ın hayatı, görüş ve düşünceleri:

Okulu bitirip Konya’ya gittim

1959 Sarayönü doğumluyum. Merkez ilkokuluna gittim. İlkokuldan sonra pratik sanat okulunu okudum. Halk Eğitim Merkezi’nin olduğu yerde ders alırdık. Şimdi itfaiyenin olduğu yerde de atölyemiz vardı. Orada da uygulama eğitimi alırdık. Okulu bitirdikten sonra Konya’ya gittim. Ben zaten pratik sanat okuluna gitmeden önce Ahmet Nalça’nın yanında çıraklık yapardım. Marangoz olmayı ben kendim istedim. Babam oku diye çok çabaladı ama okumadım. Muammer Nalça çok samimi arkadaşım olunca bizi oraya çekti. Konya Mobilyacılar Sitesi’nde Hulusi Aydoğan’ın yanında çalıştım. Askere gidinceye kadar orada durdum.

Ceviz çok özel bir ağaç

Bize sanat okulunda hocalar ceviz ağacıyla ilgili bir şey anlatmıştı. Ceviz ağacı belli bir yaştan sonra çevresinin resmini çekermiş. Hoca bizimle dalga geçiyor demiştik. Yıllar sonra Konya’da çalışırken bir ceviz ağacı aldık. İçinden kurt deseni çıktı. Hayret ettik. Ağaçları birbirine alıştırıp birleştirince kurt resmi ortaya çıkıyordu. O sene usta MHP’lilere büyük paralara sattı o ağaçlardan yaptığı dolapları. Demek ki doğruymuş dedik bizde.

Memleket çekti beni

Askerden gelince ortak olduk. Bir sene çalıştık. Sonra Sarayönü’ne gelip dükkan açtım. Konya daha iyiydi ama ben Sarayönü’ne gelmek istedim. Memleket çekti herhalde kendine. O zamanlar burada da çok mobilyacı vardı. Nazmi Boza, Mustafa Vural, Süreyya Aksaray, Hamdi Türkoğlu, İsmail Meriç ve daha birçok usta burada mobilyacılık yapardı. Sarayönü’ne geldiğimde dükkanımı ilk otogarın yanında evimin oraya açtım. 1981’den 1987’ye kadar orada çalıştım. 1987’de sanayide Seyit Kara’nın dükkanına kiracı olarak oturdum. Sonraları mülkiyetini aldım. Formika diye bir malzeme vardı o zaman. Çok revaçta bir malzemeydi. Sunta üzerine kaplama yapardık. Bunlardan sonra ceviz, dişbudak kaplama yapmaya başladık.

Emek azaldı tadı kaçtı

Eskiden ahşap ile çalışırken işin içinde daha çok emek vardı. Şimdi suntayla iş yapmanın hiçbir keyfi kalmadı. Şimdiki suntalar yapmacık gibi geliyor bana. Kes vidala yerine tak. Emek çekip ağaçtan kapı yapardık. Amerikan panel kapılar çıktı. Oyuncak gibi bir şey. Ağaçtan yapılan kapılar ömürlük olurdu. Emeğini inkar etmezdi. Şimdi kapılara vursan elin karşıya geçer. Ama gündemde ne varsa hangisi revaçtaysa onu yapmak zorundayız. Ahşap kapı bir haftada anca yapılır. Amerikan panel kapı bir saatte yapılır. Vatandaş fiyattan dolayı zaman içinde suntaya kaydı. Çünkü ahşap ne kadar sağlamsa, gösterişliyse fiyatı da öyle yüksek. Sunta çıkınca tabi marangozlukta kolay oldu. şimdi eli iyi kötü bir iki alet tutan marangoz oluyor.

Bir tornavida yeter

Ölçüyü alıyoruz. Ölçüye göre Konya’ya siparişi veriyoruz. CNC makineden çıkıp takılmaya hazır geliyor. Makineye bile gerek yok artık. Bir tornavidayla iş bitiyor. Fiyat yönünden, kolaylık yönünden iyi ama sanatı öldürdü. Sanat okulundan çıkan bir çocuğa şimdi kaplama yap desen yapamaz. Ağaçtan kapı yap desen yapamaz.




Eskiden daha güzeldi

Eskiden işlerimiz daha iyiydi. Emek fazla olunca kazançta fazla oluyordu. Emek olmayınca şimdi kazançta yok. maliyetler yükseliyor. Şu anda mesela piyasa çok durun. TOKİ biraz işleri hareketlendirdi. TOKİ’den önce ayda iki üç iş anca yapıyorduk. Geçmiş yıllarda hiç boş kalmazdık. İki üç yılda işlerde baya bir gerileme var. Eskiden marangoz çoktu millet iş yetiştiremezdi. Şimdi üç dört marangoz kaldı iş yok. Talep mi fazlaydı bilmiyorum.

İlgisizlik var

Sanayinin durumu çok kötü. Usta çeşitliliği az. Daha çok usta olsa, daha çeşitli işler yapılsa birbirini besler gelişir. Eski ustalardan da sıkıntı var mı bilmiyorum. Millet tedirgin olmuş bir şekilde Kadınhanı’na alışmış. Çoğu kişi en küçük bir işine Kadınhanı sanayisine gidiyor. İlçemizde bir tutkunluk problemi var. Neme lazım diyen çok ilgisizlik var. Dışarıya iş yaptırma merakımız çok fazla. İlçemizin esnafları çok fazla desteklenmiyor. Bizim bazı esnaflarımızda sıkıntı olsa da halkımızda da sıkıntı var. Hep memleketimiz iyi olsun istiyoruz ama ilçemiz bir türlü gelişmiyor.

İşimi çok sevdim

Bana göre bu işin hiçbir zorluğu yok. Zevkle yaptığın işlerin hepsi çok kolay. Eskiden bilek gücüyle yapardık. Kolay değildi. Şimdi alet edevat çıkınca, teknoloji gelişince her şey kolaylaştı. Ben bu zamana kadar hep müşterilerimi memnun etmeye çalıştım. Yaptığım bir işi kafam sarmadıysa söktüm dükkana getirdim tekrar yapıp götürüp taktım. Her zaman müşteri velinimetimiz diyerek çalıştık. İşimi çok sevdim. Şükür bu zamana kadar hiçbir sıkıntı da yaşamadık. Zaten işin düzgün olunca müşteri müşteriyi çekiyor. Reklam yapmaya övünmeye hiç gerek yok. en iyi reklam müşterinin yaptığı reklamdır.

Kategoriler
RÖPORTAJ SARAYÖNÜ

Sarayönü ve Ladik birleşmeli

Esnaf köşemizin bu haftaki konuğu emlak sektöründe faaliyet gösteren Fatih Tuğrul. Ladik doğumlu olan Fatih Tuğrul gençliğinde yaptığı aile mesleği halıcılığın yanı sıra muavin olarak şehirlar arası yolcu taşımacılığında da çalışmış. Daha sonra Balık Restoranı açan Tuğrul, emlak sektörüne 2012 yılında adım atmış. Ladik’i de Sarayönü’nü de çok sevdiğini söyleyen Tuğrul, dillendirildiği gibi Ladik ile Sarayönü arasında bir problem olmadığını, arkadaşlık ve akrabalık ilişkilerinin çok fazla olduğunu söyledi. İşte Fatih Tuğrul’un hayatı, görüş ve düşünceleri:

Halı bizim aile mesleğimiz

1974 Ladik doğumluyum. İlkokulu Ladik’te okudum. Ortaokula da iki yıl gittikten sonra Sarayönü Ortaokuluna geçtim. Ladik Ortaokulunda Fransızca ders veriliyordu. İngilizce ders verildiği için babam Sarayönü ortaokuluna gitmemi istedi. Ortaokuldan sonra liseye de Sarayönü’nde gittim. Liseyi bitirdikten sonra dededen babadan mesleğimiz olan halı işine başladık. Ben başladığımda halı işi bitmeye başlamıştı ama imalat ve yıkamaya devam ettik. Askere gidinceye kadar halı işleriyle uğraştık. Askerliğimi Aydın ve Çorum’da yaptım. Asker dönüşünde evlendim.

Makine halısıyla rekabet edemedik

Halı işini satılıyor diye herkes yapmaya başladı. 6 metre 8 metreye çıktı. Sümer banktan ip alınırdı. Piyasadan ucuz ip alınmaya başladı. Malzeme kalitesi düştü. İşçilik kalitesi düştü. Bununla birlikte insanların alım gücü de düştü. Makine halısı çıktıktan sonra fiyatından dolayı herkes makine halısına yönelmeye başladı. Makine halısıyla rekabet edemeyince talep günden düne düştü ve bitti. Herkes makinelerini, malzemelerini de satınca geri dönüşü olmadı. İran halısının da bize çok zararı oldu. İran halısı kaliteli bir halı. Fiyatı da uygundu. Kalite bozulmamış olsa. Üretim biraz daha sınırlı olsa yeni pazarlar bulunup yaşatılabilirdi. Bizi halımız dünyaya malolmuş bir halı. Herekeden sonra ikinci sırada gelir. Belki bugün uğraşılsa yeniden canlandırılabilir.

Otobüs muavinliği yaptım

Halı işleri iyice zayıflayınca muavinlik yapmaya başladım. 3-4 sene yaptım. Bir mesleğim yoktu. O arada bizim orada da muavinlik revaçtaydı. Tabi birde ev geçindirmek lazım. O yüzden tercih ettim muavinliği. 2002 yılında Altınekin kavşağında çok ağır bir kaza geçirdik. Kazada otobüs takla attı. Ağır yaralananlar oldu. Allah’tan ölen olmadı. Bende yaralandım. 4-5 ay tedavi gördüm. O şekilde de muavinliği bırakmış olduk. Yalnız muavinlik bana büyük bir tecrübe kazandırdı. Ben o zamana kadar hiç el işinde çalışmamıştım. El işinde çalışmakta zor. İşçi çalıştırmakta zor. Ben ikisini de yaşadım.

Restoran sektörüne girdik

2003 yılında Balık restoranı açmaya karar verdik. Daha önce halı satış yeri olan işyerimizi halı işleri bitince restorana çevirdik. Bilmediğimiz bir sektör olduğu için ilk başlarda çok zorlandık. İşimize dört elle sarıldık. Çok iyi çalıştık. O zaman balığı Konuklar çiftliğinden alıyorduk. Başka balıkçı alacağımız bir yer yoktu. Devlet işletmesi olunca vadeli ürün alma şansımızda yoktu. 30 liralık balık satardık gider bir daha alırdık. 50 liralık satardık gider bir daha alırdık. Para olmazsa balıkta alamıyorsun. Balık kültürü bölgemizde o zamanlar baya da bir zayıftı. 2-3 sene vasat gitti. Mücadeleyi bırakmayınca işleri toparladık. 60-70 masaya kadar çıktığımız günler oluyordu. Tabi o zaman hem işletmeciyiz, hem garsonuz, hem fırıncıyız.

Tatlımız çok beğenildi

Bir vesile ile İtalya’ya gitmiştim. Orada bir tahinli helva tatlısı gördüm ve çok beğendim. Tarifini aldım bizde restoranımızda yapmaya başladık. Tahin helvasını sütle ezip toprak tabakla fırında pişirerek yaptığımız bir tatlı. Müşterilerimiz çok beğendi. Bu tatlı tesisimizle özdeşleşti. Adına da sultan helvası dedik. Genel olarak müşteri potansiyelimizi Konya, Altınekin, Sarayönü ve yolcular oluşturdu. 2014 yılına kadar kendim işlettim. 2014’te yeğenim Mustafa’ya devrettim. Yine beraberiz ama işletmeciliğini o yapıyor.

Emlakçılık tesadüfen oldu

Bu arada ben 2012 yılında emlak sektörüne girdim. Bizim Avrupa’da bir dünürümüz var. Konya’da evi vardı. Bu evi satmamı rica etti. Ne olur, nasıl olur, nasıl satılır diye onunla uğraşırken emlakçılarla tanıştık, müşterisini bulduk sattık. Emlakçılar sizin oralarda satılık tarlalar var mı, arsa var mı falan diye biraz aracılık yaptıktan sonra bu işe başlamış olduk.




Kriz emlak sektörünü de vurdu

Başladığımız yıl Ladik ve Konya’ya emlak ofisi açtık. Birader Konya’ya, ben Ladik’e geçtim. 2016 yılında da Sarayönü’ne açtık. Emlak sektörü 2015-2016 yıllarında çok hızlıydı. 2017’nin sonunda işler bozulmaya başladı. Ekonomik krizden dolayı bizimler işlerde kesildi. Krizden önce ayda 10-15 satış yapıyorsak krizden sonra ayda 2-3’e düştü. Yatırımcı araziye yatırımı kesti. Döviz hareketleri, yüksek faizler direk etkiledi. Emlakçılığın bizi burada en çok zorlayan tarafı komisyon uygulamasını bir türlü oturtturamamamız. Müşteriye evi, arsayı veya tarlayı gösteriyoruz. Müşteri baktıktan sonra komisyon vermemek için gidiyor sahibini bulup satın alıyor. Bunun dışında bir sıkıntısı yok.Alıcının da satıcının da yetki belgeli emlakçışar üzerinden sözleşme imzalayarak alım satım yaparsa rahat eder. Sözleşmesiz hiçbir şey yapılmamalı. Piyasanın durumu hiç iç açıcı değil ama umut fakirin ekmeğidir. 2020’nin daha iyi olmasını ümit ediyoruz. Toplulaştırmadan sonra işlerde bir hareketlilik olmasını bekliyoruz.

Problem olduğunu düşünmüyorum

Ladik’i çok seviyorum. Ladikli olmaktan gurur duyuyorum. Sarayönü’nü de seviyorum. Sarayönü ile Ladik arasında bir problem olduğu dillendiriliyor ama ben böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Alt kesimde insanların birbiriyle samimi arkadaşlıkları var. Akrabalıklar var. Sıkıntı üst kademe yaşanıyor. Siyaset işin içine girince çekişme başlıyor. Ladik ile Sarayönü’nün üst kısımları imara kapatılıp arası açılsa da iki yer birleşse bu sıkıntı biter. Bu çekişme aslında sadece dilde. Seçim dönemlerinde biraz gerilme oluyor ama düşmanlık gibi bir oluşum yok. Son 20-30 yılda Ladik ile Sarayönü’ne yapılanlar iki yerleşim yerinin arasına yapılsa çoktan iki yer birleşmişti. Benim bir sürü arkadaşım var müşterim var burada. Kaç yıldır burada esnaflık yapıyorum. Bir günde kimse gelip bana senin gözünün üstünde kaşın var demedi. Mesela Hikmet Başar’ın da Ladik’te dükkanı var. Orda da aynı şekilde. Zaten Ladik ile Sarayönü’nün yerlilerinin arasına baktığında mutlaka bir akrabalık, kız alma verme çıkıyor. Bu sıkıntıyı iki taraftan da biraz kaşıyanlar var. Onlar da olmasa hiçbir şey kalmayacak.

Kategoriler
RÖPORTAJ SARAYÖNÜ

Ural, “ilçemizde vizyon problemi var”

Esnaf köşesinin bu haftaki konuğu mutfak mobilyaları sektöründe faaliyet gösteren Ulvi Ural. Karatepe doğumlu olan Ulvi Ural, Sarayönü’nde Endüstri Meslek Lisesi Ağaç İşleri Bölümü’nü bitirdikten sonra eğitimini aldığı sektöre yönelmiş.

Konya Marangozlar Sanayi’nde çalışmaya başlayan ve kendini geliştirerek başarıya ulaşan Ulvi Ural, kardeşi Vehbi Ural ile birlikte 600 metrekare kapalı alana sahip bir üretim atölyesi işletiyor. Yeniliklere açık olmanın ve kendini güncellemenin önemine dikkat çeken Ural, ilçemizdeki temel sıkıntının vizyon problemi olduğunu söyledi. Esnafların kendilerini güncellemeleri, yeniliklere açık olmaları ve geliştirmeleri gerektiğini dile getiren Ural, taleplere yeterince cevap verilemediği için müşterilerin Konya’ya gittiğini söyledi.

İşte Ulvi Ural’ın hayatı, görüş ve düşünceleri:

Eğitimini aldığım işi yaptım

1970 Karatepe doğumluyum. İlkokulu Karatepe’de okudum. Ortaokulu Sarayönü Ortaokulu’nda, liseyi Sarayönü Endüstri Meslek Lisesi’nde okudum. Ağaç işleri bölümünden mezun oldum. Liseyi bitirdikten sonra eğitimini aldığım işi yapmak için Konya marangozlar sanayine geldim. 1987’de Mobilyacılar Dernek Başkanı Sabit Özturan’ın yanında kalfa olarak çalışmaya başladım. Mutfak dolabı, vestiyer, vitrin, yatak odası gibi işler yapıyorduk. 1990’da askere gittim. Askerliğimi Ankara ve Şırnak’ta yaptım. Asker dönüşü aynı yerde çalışmaya devam ettim. Bir buçuk yıl daha orda çalıştım. 1993 yılının Nisan ayında kendi iş yerimi açtım.

Patrona kızıp dükkan açtım

Kendi işyerimi açmama köylümüz Mustafa Konak vesile oldu. Kalfayken onun işini almıştım. Çalıştığım yerde yapmak istedim. İşyeri sahibine, işleri burada yapıyım kârı paylaşalım dedim, kabul etti. Sonradan anlaşmayı bozdu. Bende kızdım kendi dükkanımı açtım. Bizim makineleri alıp dükkanı açmamız bir ayı geçti. Bizim köylünün işi acele olunca o da başka yere yaptırdı tabi ama bize dükkan açtırmış oldu. Dükkanı açarken para pul da yoktu. Vadeyle aldık her şeyi. Tam 94 krizine denk geldik. Dükkanı açtığımda makineleri harman vadeli almıştık. Hanımın bileziklerini satıp onu da peşinat yaptık. Allah iş verdi harmana kalmadan borçlarımızı ödedik. Harmandan çıkanla da malzeme aldık. Biz malzeme aldıktan sonra mark 6,5 liradan 24 liraya çıktı. Bunun da bize faydası oldu. Mark yükselince bizim malzemelerde değer kazandı.

Teknolojiyi yakından takip ediyoruz

Dükkanı açarken yatarlı, planya, hızar gibi makineler almıştık. Zamanla malzeme yapısı değişmeye başladı. 1999’da sunta çıkmaya başladı. Bize makinelerimizi yeni malzemelere göre dönüştürmeye başladık. Hızarı, planyayı elden çıkardık. Bantlama makinesi aldık. 2013 yılında da CNC makinesi alarak bilgisayarlı üretime geçip mobilyaları minifix bağlantılı olarak üretmeye başladık. CNC bize büyük avantajlar sağladı. İşçi maliyetlerimizi düşürüp rekabet gücümüzü yükseltirken, iş kapasitemizi de arttırdı. CNC bizim için 5 kişinin yaptığını yapıyor. Zaten sanayide bir eleman problemi var. CNC bizim bilgisayardan gönderdiğimiz projenin tüm parçalarını gerekli ölçülerde kesip minifix bağlantı deliklerini açıyor ve montaja hazır hale getiriyor. Biz götürüp sadece montajı yapıyoruz. 3-4 günlük işi bize 1 günde çıkarıyor. Zaman tasarrufu da sağlıyoruz yani. Makine ekipman olarak en üst seviyedeyiz. Büyük fabrikalar hariç bizim gibi çalışan 2-3 kişi var. Bu sistemi Konya’ya ilk getiren biziz zaten. CNC tezgah çok ama bizim gibi modüler üretim yapan yok. İlk işyerimiz 200 metrekareydi. Şu andaki işyerimiz 600 metrekare. Hedefimiz istikrarlı olarak büyümeye devam etmek. Şu anda bir kalemde 40 dairelik işi yapabilecek seviyedeyiz.

EML çok değerli bir okul

Endüstri Meslek Lisesi bana göre çok değerli bir okul. Kıymetini bilen öğrencilere meslek öğretip iş sahibi yapan bir okul. Diğer okullarda böyle bir şey yok. Endüstri Meslek Lisesi’nde okuyan öğrenciler teknik resmi çok iyi öğreneli. Ben çok büyük faydasını gördüm. Bana bir proje gösterdiklerinde nasıl bir şey istediklerini hemen anlardım. Çıraklıktan yetişenler bunu bilmez mesela. Öğrenciler buna dikkat etsin. teknik yönleri iyi öğrendikten sonra pratik yönü de sanayide geliştirmek gerekiyor. Endüstri Meslek Lisesi’nde okumasaydım marangoz olmazdım. Babam çiftçilik yapıyordu muhtemelen çiftçi olurdum bende. Bizim bugün bulunduğumuz yerde babamın büyük payı var. Babam arkamızda durdu, kardeşlerimde geldi. Dükkanımızı onun sayesinde açtık. 87-90 arası kardeşlerimle bekar evi tutup hem burada çalıştık hem yaşadık. O zaman kimse oğlunu böyle salmazdı bir yere. Babam da bizi salmasa meslek sahibi olamazdık.

5 bin metreye yakın hacmimiz var

İşyerimizin aylık 400 metre iş çıkarma kapasitesi var. Bunun bir aylık cirosu 240 bin lira yapıyor. Bir yılda 1,2-1,5 milyon arası ciro gerçekleştiriyoruz. Tabi bu cirolara site gibi toplu işler aldığımızda ulaşıyoruz. Sipariş üzerine yaptığımız işlerin yanı sıra site projeleri alıp komple site işleri yapıyoruz. İzmir, Antalya, Ankara, Nevşehir gibi illerde böyle projeler gerçekleştirdik. Türkiye’nin yer yerine iş yapabiliyoruz. İnternet sitemizde var. Bu site sayesinde her yerden bizimle irtibata geçebiliyorlar. Tabi şehir dışına yapacağımız işlerde büyük işleri alıyoruz. Yurt dışı fuarlarına katılıyorum. Fuarların bize büyük katkısı oluyor. Yaptığımız işleri yurt dışında yapılan işlerle kıyaslama imkanımız oluyor. Yeni teknolojileri ve üretimleri görüyoruz. Ufkumuzu açıyor. Bizde gördüklerimizle kendimizi geliştiriyoruz.

Sözümüzü hiç aksatmadık

Biz bugüne kadar müşterimize verdiğimiz sözün, işimizin her zaman arkasında olduk. Sözümüzden hiç dışarı çıkmadık. Müşterilerimize hep yapıcı olarak davrandık. 27 yıllık esnaflık hayatımızda müşteri memnuniyetini her zaman ön planda tuttuk. Önce müşterimizin evinden ölçü alıp burada projenin çizimini yapıyoruz. Bunun için iç mimar da çalıştırıyoruz. Müşterimiz istediği projeyi 3 boyutlu olarak görüyor. Değişiklik isterse değişiklikleri yapıyoruz. Daha sonra malzeme, kalite, çeşitleri ve aksesuarları gösteriyoruz. Proje çıktığını alıp sözleşme gibi anlaşmamızı imzalayıp müşterimize gün veriyoruz. Ciddi bir problem yaşanmadığı sürece de gününde gidip montajımızı gerçekleştiriyoruz.




Yeniliklere açık olunmalı

Sarayönü’nde bazı temel problemler var. Kendi sektörümüz için konuşacak olursak, marangozlar yeniliklere kapalı. Ustaların yeniliklere açık olması ve sürekli kendini güncellemesi gerekiyor. Sarayönü’ndeki ustaların psikolojisini anlamak çok mümkün değil. Sarayönü çekmez, burası küçük bir ilçe, buraya bu kadarı yeter diye düşünmek yanlış. Ben birçok kişi biliyorum Sarayönü’nden gelip Konya’da dolaplarını yaptıran. Bizim ilçemizde vizyon sıkıntısı var. Görsel olarak müşteriye hitap edilmiyor. Bu ilçedeki sektörlerin geneli için böyle.

Kötü bir anlayış yerleşmiş

Müşteri istediğine Sarayönü’nde ulaşabilse neden Konya’ya Kadınhanı’na gitsin. Burada iş ustalarda bitiyor. Ben mesela köydeyken bir şey lazım olduğunda bunu Sarayönü’nde bulamam diye ya Konya’ya ya da Kadınhanı’na gidiyorum. Bu anlayış herkese yerleşmiş. Önce bu anlayışı kırmak lazım. Çiftçinin bir işi olduğunda Kadınhanı sanayisine gidiyor. Sarayönü sanayisi de bir o kadar gelişmiş olsa kimse gitmez. Bizim sanayi oradan daha çok gelişirse bu sefer Kadınhanı’ndaki çiftçiler Sarayönü’ne gelmeye başlar. Bu iş böyledir. Bunun içinde kendini geliştirmek, yenilikleri takip etmek gerekiyor. Açsak ne olacak, yapsak ne olacak, burası çekmez, kaldırmaz demek ilçeyi daha da geriye götürüyor.

Kategoriler
RÖPORTAJ SARAYÖNÜ

Küçükaslan “Kasaplık kalbi katılaştırıyor”

Esnaf köşesinin bu haftaki konuğu geçmişte kasaplık yapan, şimdilerde ise döner dükkanı ve pazarda çay ocağı çalıştıran Hüseyin Küçükaslan. İlkokuldan sonra kasap halinde çırak olarak çalışmaya başlayan ve 2011 yılına kadar kasaplık mesleğini icra eden Küçükaslan, bir tavsiye üzerine kasaplığı bıraktığını söyledi.

Kasaplığın insanın kalbini katılaştırdığını dile getiren Küçükaslan, uzun yıllar kasaplık yapmanın sağlıklı bir şey olmadığını dile getirdi. Her esnaf gibi ekonomik sıkıntılardan dert yanan Hüseyin Küçükaslan, geçen seneleri mumla aradıklarını ifade etti.

İşte Hüseyin Küçükaslan’ın hayatı, görüş ve düşünceleri:

Kasaplığa çocukluktan başladım

1969 Sarayönü doğumluyum. Devrim ilkokulundan mezun oldum. Okul bittikten sonra 1983’te kasap Hamza Okan’ın yanında çalışmaya başladım. Hamza Okan bizim burada sucuk, pastırma yapardı. Sucuk yapmayı onun yanında öğrendim. Daha sonra o Konya’ya gitti işleri büyüttü. Yıllarca onun yanında sucukçuluk yaptım. 1989’da askere gidinceye kadar orda çalıştım. Kasaplığı, sucuk yapmayı, pastırma yapmayı öğrendim. Esnaflığın ne olduğunu öğrendim.

Her sucuk alınmaz

Sucuk işi sıkıntılı bir iş. Sucuktaki hile hiçbir şeyde yok. içine ne atarsan kabul eder ve ne yediğini fark edemezsin. Bu yüzden tanıdık kasaplardan, bildiğiniz, güvenliğiniz yerden almanız lazım. Ya da elinden geliyorsa istediğin gibi evinde yapman lazım. Alacağınız sucuk etten ucuzsa o sucuktan uzak durun derim. Sucuğun iyisi camız ve sığır etinden olur. Her yerinden de olmaz. En güzel sucuk kaburga etinden olur. Doğal kurutulmuş sucuk tercih edilmeli. Isıl işleme tabi tutulan sucuk pek keyif vermiyor. Pastırmada rosto, fileto, bonfile, antrkot gibi yerden yapılır.

Askerdeyken evlendim

Askerliğimi Çanakkale ve Bingöl’de yaptım. Askerdeyken de evlendim. Bingöl’de çarşı iznindeyken benim hanımı gördüm. Babam geldi istedik onlarda verdi nişanımızı yaptık evlendik. Askerliği bitirdikten sonra Sarayönü’ne geldik. Beş çocuğumuz oldu. Askerden geldikten sonra kendi imkanlarımla bir kasap dükkanı açtım. O zaman elde yok avuçta yok. Mertlikle, borçla, krediyle açtım. O günden 2011 yılına kadar kasaplık yaptım. Dükkanım Pazar yerinin orda kasaplar halindeydi.

Kasaplıktan soğudum

2011’de kasaplıktan soğudum. Muhterem bir zatın yanına gitmiştim. Bana kasaplıktan hayır gelmez evlat bırak bu işi dedi. Gerçektende insanın hayvan kese kese, kan göre göre kalbi katılaşıyor. Ondan sonra kasap dükkanımı böldüm çay ocağı yaptım. O zamandan beri Cuma günü Pazar esnaflarına çay veriyorum. Helal yoldan çocuklarımın rızkını kazanıyorum. İki sene önce de lisenin karşısında bir döner dükkanı açtım. Dört gün döner dükkanındayım, bir gün pazardayım. Şimdi sadece bayramda kurban ve adak kesiyorum.

Kasaplık riskli iş

Kasaplık zor bir meslek. Kasaplık güç gerektiren bir iş. Tehlikeli bir iş. Canlı mal kesiyorsun. 500-600 kilo bir hayvan yani. Riski çok olan bir iş. Öldürücü bir darbe vurabilir. Ani bir hareket yapar bıcak bir yerlerini kesebilir. Birde kasaplık insanın vicdanını öldürüyor. Hislerini köreltiyor. Çay ocağı işletmek beni için daha iyi. Getir götürden gocunmuyorum. İnsanlarla içli dışlı oluyorum. Konuşuyoruz, şakalaşıyoruz. Döner dükkanında da öyle. Yaptığım işlerden çok büyük keyif alıyorum.

Hakkımı helal etmiyorum

2019 yerel seçimlerinde İnli mahallesinden muhtar adayı oldum. Dört dönem muhtarlık yapan Kamil Akmaz’a karşı seçimi kazanıp muhtar oldum. Oy veren vermeyen herkese teşekkür ediyorum. Seçimlerden sonra sabıkamdan dolayı beni şikayet ettiler. Bu yüzden muhtarlık hakkını benden alıp Kamil Akmaz’a verdiler. Benim mazbatam yok ama İnli mahallesinin muhtarlığına yinede devam ediyorum. Beni şikayet etmeseler hiçbir şey yoktu. Hakkımı yiyenlere hakkımı helal etmiyorum. Benim parayla pulla, mazbatayla işim yok. Mahallemin hizmetindeyim. Mahallemi çok seviyorum. Sarayönü halkını çok seviyorum.

Beni herkes bilir

Benim kötülükle, iftirayla, dedikoduya işim yok. aslında bize kötülük yakışmaz ama gençliğimizde kanımızın deli akmasından yaptığımız kavgalardan sabıka aldık. Bizim suçumuz bu. Kimsenin parasıyla puluyla ırzıyla namusuyla işimiz olmadı. Beni herkes bilir. Şimdiki aklım olsa o kavgalara hiç girmezdim ama gençlik hali işte. Kibirli insanları, gubuzluk edenleri sevmem. Irz düşmanlarını, dedikoducuları, iftiracıları hiç sevmem.

Paraya hiç değer vermedim

Piyasanın durumu çok kötü. Ekonomi çok bozuldu. Siftah etmediğimiz günler oluyor. Kirayı çıkaramıyorum. Saat 12:30 oldu daha siftah etmedim. Alacakları toplayamıyoruz. Borçlarımızı ödemekte büyük sıkıntı çekiyoruz. Toptancımızla kavga eder hale geldik. Çay ocağı dönerciyi kurtarıyor Allah’tan. Ben döner dükkanında öğrencilere hitap ediyorum. Milletin cebinde para yok. İnsanlar çocuğuna harçlık veremiyor artık. Harçlığı olmayan çocukta gelip bir şeyler yiyemiyor. Ucuz yapıyorum, içini bol koyuyorum ama yinede olmuyor. Bazı zamanlarda gariban gördüklerime parasız da veriyorum. Ben bugüne kadar paraya hiç değer vermedim. Değer versem zaten şimdi böyle olmazdım. İnsanlık benim için her zaman ön planda oldu.




Prensibim dürüstlük oldu

TOKİ evleri özellikle Sarayönü’nde herkesi mahvetti. İnsanlar borçlandı, oranın parasını ödeyeceğim diye boğazından bile kıstı. Hayat pahalandı. Her şeyin fiyatı ikiye katladı. Gün geçtikçe işler kötüye gitmeye devam ediyor. Esnaflık çok sıkıntılı. Allah herkesin işini gücünü rast getirsin. Ben borçlu dertli gezdim, sıkıntılar yaşadım ama 6 ay geçse de borcumu ödedim. Dürüstlük prensibiyle çalıştım. Kimsenin hakkını yemedim. Kursağımdan bilerek haram lokma geçmedi. Hak yiyenlerin karşısındayım. Dürüst olmayan adam, iftiracı, onun bunun hakkında konuşan adam benim gözümde geçersiz adam. Irz düşmanları hariç bu ilçenin bütün insanlarını seviyorum. Mahallem için, Sarayönü için ölürüm. Sarayönü’nü kimseye kötületmem, laf söyletmem. Sarayönü Türkiye’nin en iyi, en merhametli ilçesi. Bende bu ilçede yaşamaktan onur ve gurur duyuyorum.

Kategoriler
RÖPORTAJ SARAYÖNÜ

Her sektör sıkıntılı

Esnaf köşesinin bu haftaki konuğu tavuk ürünleri sektöründe faaliyet gösteren Ramazan Yıldız. 2011 yılında CP Piliç elemanı olarak Sarayönü bayiine çalışmak için ilçeye gelen Ramazan Yıldız, 2015 yılında CP Piliç’ten işyerini devralarak esnaflığı adım atmış. Sarayönü’nde sekiz yıldır bulunan ve bunun son dört yılını esnaf olarak geçiren Ramazan Yıldız, ilçeyi ve ilçe insanını çok sevdiğini söyledi. İlçeye yerleşen ve ilçeden de bir ev alan Ramazan Yıldız, aslen Ilgın Beykonaklı olsa da artık kendilerini Sarayönülü olarak gördüklerini söylüyor. İşte Ramazan Yıldız’ın hayatı görüş ve düşünceleri:

 

Çeşitli işlerde çalıştım

Ilgın’ın Beykonak köyünde 1981 yılında doğdum. İlkokulu Beykonak’ta okudum. Ortaokul ve liseyi Kadınhanı’nda okudum. Bizim köy Kadınhanı’na daha yakın olduğu için Kadınhanı’nda okudum. Liseyi bitirince üniversite sınavını kazanamadım. Çiftçilik ve hayvancılık yapan babama yardım etmeye başladım. Bir taraftan da Ilgın Şeker Fabrikası’nda hamal olarak çalışmaya başladım. Şeker fabrikasındaki iş mevsimlik olduğu için kalan zamanlarda babamla çalıyordum. Sonra Konya’da briket sanayinde çalışmaya başladım. Birkaç yıl sonra askere gittim. Askerliği Ankara’da ve İstanbul’da yaptım. Asker dönüşü yine aileme yardım ettim. Sonra Kadınhanı’nda bir şahıs çiftliğinde çalıştım. 4-5 yıl sürdü o işim. Bu arada evlendik ve asıl hayat askerliği başladı.

Sarayönü’nün yolunu bilmezdim

2011 yılında ağabeyimin vasıtasıyla CP Piliç’e girdim. Ağabeyim Kadınhanı’na CP Piliç bayii açtı. Bana da Sarayönü’ne açtırdı. Bayileri şirket açtı bizde personel olarak maaşlı çalışıyorduk. Pirim usulüne kadar sattığın kadar kazanırsın. 2015 yılında CP Piliç küçülmeye gitti. Bayilerini kapatmaya başladı. Öyle olunca buradaki bayii ben Kadınhanı’ndaki bayi ağabeyim devraldı. 2015 yılından beri kendi işyerim olarak işletiyorum. Tavuk eti ve yumurta satışı yapıyorum. Şirket bize tazminat yerinde malzemeleri alabilirsiniz dedi. Bende Sarayönü’nü sevdiğim için teklifi kabul edip malzemeleri aldım ve burada kalmaya karar verdik. Çatal çeşmeden su içtik, hacılar köprüsünden geçtik, 3. TOKİ’den ev aldık buralı olduk. Çevre edindik, birçok arkadaşımız oldu. Sarayönü sessiz sakin huzurlu bir ilçe. Ben daha önce Sarayönü’nün yolunu bile bilmezdim ama şimdi Sarayönülü oldum. Halkı çok iyi buranın. Dışarıdan gelen insanları dışlamıyorlar. Beni sahiplendiler. Hile hurda bir kötülük yapmadıktan sonra kimse sıkıntı vermiyor. 2015’e kadar işçiydik. 2015’ten sonra esnaf olduk. Dört yıllık esnafız. Esnaflıkta daha yeniyiz yani.

 

Pişmeye hazır ürün sunuyoruz

Burada işyerimizde tavuk ürünleri satışı yapıyoruz. Müşterilerimizin isteğine göre mangallık ve buna benzer şekillerde ürünü hazırlayıp veriyoruz. Hazırlamaya ücret talep etmiyoruz. Ekmeğimizi, bıçağımızdan, bileğimizden kazanıyoruz. Yoksa tavuk bütün marketlerde var. Bizim farkımız hazırlayıp soslayıp pişirmeye hazır şekilde müşteriye vermek. Bizim işler yaz döneminde daha hareketli. Kış döneminde işlerimiz düşüyor. Gelende bütün tavuk satılıyor. Veya fırına vermek için falan hazırlatıyorlar. Haliyle kış döneminde ekonomik olarak bir daralma yaşıyoruz ama yaz dönemindeki yoğunluk bunu telafi ediyor.

 

Hassas bir işim var

Bizim işin sıkıntısı, zorluğu taze tavuk ürünü olması. İyi muhafaza etmek hızlı satmak lazım. Geldiği anda hızlı bir şekilde satılmalı. Tavuk çok güzel bir ürün olduğu kadar tehlikelide bir ürün. Bozuk tavuk çok kötü zehirler insanı. Bu yüzden çok hassas bir iş yapıyoruz ve bunun bilinciyle çalışıyoruz. Tavuğu kokuttuktan sonra bu işin bir esprisi kalmıyor. Hızlı pazarlamak bu işte önemli. Şoklu tavukta böyle bir sıkıntı yok. 6-7 ay bekler o dondurucuda. Taze tavuğun en fazla bir hafta içinde satılıp tüketilmesi lazım. Vatandaşlarımız tavuğunu alırken tarih kontrolü yapsın. Bunun yanında taze ve sağlıklı bir tavuğun paketi açıldığında da kötü bir koku yayılmaması lazım.

 

Ekonomi çok sıkıntılı

Bu seneye kadar işlerimiz güzeldi. Her sektörde olduğu gibi bizim sektörde de büyük sıkıntı var. Gıda sektörüyüz ama insanlar tavuğu ne yapıyım ekmekle doğan yiyeceğim diyor. Bütün tavuğun kilosu şu anda 10-11 lira. Bir tavuk ortalama 20 liraya geliyor. Ciğer, taşlık, yürek gibi ürünlerin paketi 10 lira civarında. Kanat 20 lira civarında. Tavuk eskiden gariban yemeğiydi. Et alamayan vatandaş tavuk yerdi. Şimdi tavukta alamıyor vatandaş. Son zamlardan sonra vatandaş tavuğa da eskisi gibi yaklaşamıyor. Bu sene çok değişik bir sıkıntı yaşıyoruz. Çarşıdaki bütün esnaflar aynı sıkıntıyı yaşıyor. Siftah etmeden dükkanını kapatan esnaflar var. Bu sıkıntıların geçmesini canı gönülden istiyoruz ama olmuyor. Daha kötüye gitmesin yeter.

 

Verilen vaatler yapılmalı

Sarayönü’nde en büyük sıkıntı burada çalışan insanların burada yaşamaması. Akşam olunca Sarayönü’nde kimse kalmıyor. Amiri, memuru, öğretmeni hepsi Konya’ya gidiyor. Buraya hiçbir katkı sağlamıyorlar. Konya yakın diye Konya’ya gidiyorlar. Adam Sarayönü’nün mahallesinde öğretmen ama Sarayönü’nün çarşısını bilmiyor. Çevre yolunda gidip geliyor. Hastanemize de daha fazla poliklinik hizmeti verilmeli. Mesela göz 2-3 güne çıkarılsın. Kadın hastalıkları, genel cerrahi bölümleri gelsin. Birde başıboş köpek sıkıntısı var. Şükür ev sorunu yok. TOKİ’lerden dolayı ev sıkıntısı kalmadı. Birde verilen vaatlerin yerine getirilmesini istiyoruz. Organize Sanayi Bölgesi denildi ama henüz ortada hiçbir şey yok. bir an önce Organize Sanayi Bölgesi’nin yapılması gerekiyor. İş olursa Sarayönü canlanır ekonomi düzelir. Çarşıdaki eski dükkanların yıkılması gerekiyor. Çarşıya hiç yakışmayan dükkanlar var. Ayrıca tehlike yaratıyor.