TARIK BİN ZİYAD (2)

Yayınlanma : 14 Haziran 2026 11:29
Düzenleme : 14 Haziran 2026 11:45

Sebde’nin kalabalık esir pazarı, geride uğultulu bir gölge gibi kalmıştı.

Tarık, Vali Musa bin Nusayr’ın birkaç adım arkasından yürürken, henüz ne olduğunu tam olarak anlayabilmiş değildi. Az önce kendisi için bağıran satıcının sesi, pazarlık eden insanların bakışları, gülüşmeler, kırbaç şakırtıları ve üzerine biçilen değer hâlâ zihninde birbirine karışıyordu.

Üç dinar…  Sonra yüz elli dinar

Bir çocuğun kaderi, birkaç söz ve birkaç kese dinar arasında el değiştirmişti.

Ama Tarık’ın içinde tuhaf bir his vardı. Bu kez satılmak, sanki biraz da kurtulmak gibi olmuştu. Bunu anlayacak yaşta değildi belki; fakat insan bazen aklıyla çözemediği şeyi kalbiyle hissederdi.

Vali Musa bin Nusayr, ağır adımlarla ilerliyordu. Yanındaki askerler ve hizmetkârlar sessizdi. Pazardaki insanlar ise hâlâ şaşkınlıkla arkalarından bakıyorlardı. Kimileri valinin bu zayıf, kara gözlü çocukta ne gördüğünü anlamaya çalışıyor; kimileri ise az önce yaptıkları konuşmaları unutmuş gibi başlarını başka tarafa çeviriyordu.

Tarık ise arkasına bakmadı. Çünkü arkasında bırakacağı bir yuva yoktu.

Ne annesinin sıcak sesi, ne babasının koruyucu eli, ne de başını koyup uyuyacağı bir ocak kalmıştı. Arkasında yalnızca toz, korku ve insanların merhametsiz bakışları vardı.

Yol, pazar yerinden ayrılıp Sebde’nin daha sakin sokaklarına doğru kıvrıldı. Dar taş sokakların iki yanında beyaz badanalı evler yükseliyor, bazı pencerelerin önünden ince kumaş perdeler rüzgârla hafifçe dalgalanıyordu. Güneş, duvarların üzerine sert bir ışık bırakmış; sokak aralarındaki gölgeler ise insanı içine çağıran serin bir sığınak gibi uzanmıştı.

Uzaklardan denizin kokusu geliyordu.

Tarık başını hafifçe kaldırdı. Mavi bir çizgi hâlinde görünen deniz, ona hem korkutucu hem de büyüleyici geldi. O güne kadar denizi hep uzaktan görmüş, dalgaların ardında ne olduğunu hiç bilmemişti. Belki de kader, insanı en çok bilmediği yerlere doğru çağırırdı.

Bir süre sonra yüksek duvarlarla çevrili geniş bir yapının önüne geldiler.

Burası Musa bin Nusayr’ın konağıydı.

Dışarıdan bakıldığında sade fakat heybetliydi. Kalın taş duvarları güneş altında açık sarı ve beyaz arasında bir renge bürünmüş, büyük ahşap kapısı demir işlemelerle güçlendirilmişti. Kapının üzerinde iri bir halka tokmak duruyor; kapının iki yanında nöbet bekleyen askerler, valiyi görünce hemen toparlanıp saygıyla geri çekiliyordu.

Kapı ağır ağır açıldığında Tarık’ın önünde bambaşka bir dünya belirdi. İçeride geniş bir avlu vardı.

Avlunun ortasında küçük bir havuz bulunuyor, havuzun ortasındaki ince ağızlı taş süslemeden su ağır ağır dökülüyordu. Bu su sesi, dışarıdaki pazarın bağırışlarından sonra Tarık’a neredeyse rüya gibi geldi. Avlunun çevresinde yuvarlak kemerli revaklar uzanıyor, revakların altında serili kilimler, alçak sedirler ve işlemeli minderler göze çarpıyordu.

Duvarlar gösterişli değildi; fakat temiz, düzenli ve vakurdu. Bazı bölümlerde geometrik desenler, bazı ahşap kapıların üzerinde ince oyma süslemeler vardı. Hurma ve turunç ağaçları avluya gölge düşürüyor, sıcak rüzgâr yaprakların arasından geçerken hafif bir hışırtı çıkarıyordu.

Tarık, kapının eşiğinde bir an duraksadı.

Bu yer, esir pazarındaki tozlu meydandan öylesine farklıydı ki, çocuk aklı bir anda bu değişimi kavrayamadı. Az önce insanların arasında itilip kakılan bir çocukken şimdi yüksek duvarlı, serin avlulu, su sesleriyle dolu bir konağın içindeydi.

Vali Musa bin Nusayr bunu fark etti. Arkasına dönüp Tarık’a baktı.

               “Gel çocuk,” dedi. “Korkma.”   Tarık yavaşça içeri girdi.

Ayaklarının altındaki taş döşeme serindi. Bu serinlik, çıplak ayaklarından bütün bedenine yayıldı. Sanki yıllardır ilk defa dünya ona biraz olsun acımıştı.

Avlunun bir köşesinde duran yaşlı bir hizmetkâr kadın, valinin işaretiyle yaklaştı. Musa bin Nusayr, Tarık’ı göstererek sakin bir sesle konuştu:

Bu çocuğa temiz elbise verin. Karnını doyurun. Yaralarına bakın. Bugün çok şey gördü.”

Kadın, Tarık’a şefkatle baktı. O bakış, Tarık’ın yüreğinde unuttuğu bir şeyi kıpırdattı. Annesinin yüzünü tam hatırlayamıyordu belki; ama bir annenin bakışının nasıl olduğunu insan unutmazdı.

Kadın elini uzattı.  Tarık önce çekindi. Sonra yavaşça ona doğru yürüdü.

Tam o sırada Musa bin Nusayr’ın sesi avluda yeniden duyuldu:

“Adın Tarık’tı, değil mi?”  

               Çocuk başını çevirdi.

“Evet,” dedi kısık bir sesle.

Vali birkaç adım yaklaştı. Onun yüzünde sertlikten çok düşünce vardı. Sanki bu çocuğa bakarken yalnız bugünü değil, yıllar sonrasını da görmeye çalışıyordu.

“Tarık…” diye tekrar etti. “Gecenin içinde gelen. Kapıyı çalan. Yol açan…”

Çocuk bu sözlerin anlamını tam kavrayamadı. Fakat adının valinin dilinde başka türlü söylendiğini hissetti. Esir pazarında adı, satılacak bir malın işareti gibiydi. Burada ise sanki kaderinin gizli bir anahtarı gibi duyulmuştu.

Musa bin Nusayr, onun gözlerine bakarak devam etti:

“Ben seni pazardan aldım. Ama bil ki seni yalnızca bir hizmetçi olarak almadım. İnsanın gözleri bazen geçmişinden çok geleceğini anlatır. Senin gözlerinde korkudan başka bir şey var.”

Tarık susuyordu.  Vali, çocuğun omzuna elini hafifçe koydu.

“Şimdi dinlen. Bundan sonra ne olacağını zaman gösterecek.”

Tarık, yaşlı kadının peşinden avlunun yan tarafındaki serin bir odaya doğru yürüdü. Odanın kapısından içeri girerken bir kez daha geriye baktı. Musa bin Nusayr hâlâ avluda duruyor, onu dikkatle izliyordu.

O bakışta ne bir efendinin kibri vardı ne de bir alıcının soğuk memnuniyeti.

Sanki bir komutan, savaş meydanında henüz kılıç kuşanmamış bir askeri görmüş gibiydi.

Tarık bunu anlayamazdı. Henüz çocuktu.

Fakat o gün, Musa bin Nusayr’ın konağının serin taş odalarında ilk defa karnı doyacak, ilk defa temiz bir elbise giyecek, ilk defa hor görülmeden uyuyacaktı.

Gece olduğunda avludaki havuzun su sesi bütün konağa yayılmıştı. Kandiller yakılmış, revakların gölgeleri duvarlara uzamıştı. Tarık kendisine ayrılan küçük döşeğe uzandığında uzun süre uyuyamadı.

Gözlerini tavana dikti.  Sebde pazarındaki adamların sesleri hâlâ kulağındaydı.

               “Üç dinar…”   ,  “Bu çocuk işe yaramaz…”  ,  “Kim alır bunu?”

               Sonra valinin sesi geldi aklına:

“Senin gözlerinde korkudan başka bir şey var.”

Tarık, yavaşça yan döndü. Küçük ellerini göğsünde birleştirdi. Dışarıdan denizin hafif uğultusu duyuluyordu. Uzakta bir yerlerde dalgalar, karanlık kıyıya vuruyor; sanki görünmeyen bir kapının eşiğinde bekliyordu.

O gece Tarık, rüyasında yine kumların arasında yürüdüğünü gördü. Fakat bu kez yalnız değildi.    Önünde büyük bir deniz vardı.  Denizin ötesinde ise adını bilmediği dağlar yükseliyordu.

Tarık henüz bilmiyordu.

Bir gün o denizi aşacak, o dağlara kendi adını bırakacak, ardındaki ordulara yalnız kılıcıyla değil, kaderiyle de yol açacaktı.

               Ama şimdilik sadece yorgun bir çocuktu.

Sebde pazarından alınmış, Musa bin Nusayr’ın konağına getirilmiş, kaderin sessizce elinden tuttuğu bir çocuk…

Ve bazı büyük hikâyeler, işte böyle başlardı:

Bir pazar yerinin gürültüsünde kaybolan bir çocukla, onu fark eden bir bakış arasında….

 

Devamı Haftaya , Görüşmek dileğiyle…

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.