Sarayönü’nde sonbahar, takvimle değil toprakla başlar.
Rüzgâr yön değiştirince, sabah serinliği ovaya çökünce biliriz ki vakit gelmiştir. Tarlada ilk pulluk izi atıldığında, bu sadece toprağın sürülmesi değil; bir yılın yeniden başlamasıdır.
Bir avuç buğday tohumu Sarayönü toprağına düşerken, beraberinde emeği de alır. O tohumun içinde sadece başak yoktur; dededen öğrenilen tarla bilgisi, sabah ezanıyla başlayan mesai, kuraklığa rağmen vazgeçmeyen bir irade vardır. Bozkır, emeği kolay sevmez ama samimiyse unutmaz.
Kış geldiğinde ova susar.
Toprak üstten bakana ölü gibidir. Oysa Sarayönü’nün kara kışında asıl çalışma toprağın altındadır. Buğday kök salar, kendini soğuğa hazırlar. Meyve ağaçları yapraklarını döker, çıplak kalır. Ama o çıplaklık bir yoksulluk değil, bir hazırlıktır. Budanan dallar, kesilen sürgünler geleceğin meyvesine yatırımdır.
İnsan bu dönemde sabrı öğrenir.
Çünkü Sarayönü toprağı aceleyi sevmez.
İlkbahar geldiğinde ova birden canlanmaz; ağır ağır konuşur. Önce buğday yeşerir, sonra meyve ağaçları çiçek açar. Arılar dolaşır, rüzgâr eser. Hepsi yerli yerindedir. Bir eksik olsa sonuç değişir. Tıpkı hayatta olduğu gibi.
Yaz yaklaştıkça başaklar dolmaya başlar. Bozkır güneşi yakıcıdır ama adaletlidir. Emek varsa ürün vardır. Meyve dalları ağırlaşır, ağaçlar eğilir. İnsan da eğilir; kimi zaman sulamak için, kimi zaman şükür için.
Hasat vakti Sarayönü’nde bir bayram gibidir. Biçilen sadece buğday değildir; bir kışın sabrı, bir baharın umudu, bir yazın alın teri biçilir. Harman yerinde savrulan her tane, toprağa verilen emeğin cevabıdır.
Meyve koparıldığında da aynı duygudur. Bir yıl boyunca bakılan, korunan, beklenen emek karşılığını verir.
Sarayönü toprağı şunu öğretir:
Emek mutlaka karşılık bulur ama kendi vaktinde.
Buğday ekmektir, meyve nimettir.
Emek ise bu bozkırda hayatta kalmanın adıdır.
Toprak unutmaz.
Sarayönü hiç unutmaz.


