Konuklar Tarım Meslek Lisesi öğrencisiydik. Henüz toprağın dilini tam çözmemiş, ama ona kulak vermeye hevesli çocuklardık. Bir sabah ders ziliyle değil, heyecanla yola çıktık. Sebzecilik ve meyvecilik uygulama eğitimi vardı o gün. Okuldan çıktık, Gözlü Kasabası yoluna doğru yürüdük. Yol uzundu ama adımlarımız hafifti; çünkü ilk defa ders, defterden değil, topraktan okunacaktı.
Uygulama binası yolun biraz ilerisinde, sedir ağaçlarının arasına gizlenmişti. Tek katlıydı. Taştan, ahşaptan, zamandan yapılmış gibiydi. Sanki bir eğitim binası değil de, tarımın hatıralarını saklayan küçük bir müzeydi. Kapısına yaklaştıkça içimizde bir saygı duygusu oluştu. Buraya bağırarak girilmezdi, koşarak hiç girilmezdi. Toprağın sessizliği vardı bu yapının etrafında.
Binanın duvarlarında eski afişler asılıydı. Aşı tekniklerini anlatan çizimler, sebze ekim takvimleri, meyve fidanlarının budama şekilleri… Renkleri biraz solmuştu ama bilgileri hâlâ canlıydı. İçeride tarım aletleri diziliydi; her birinin adı, her birinin bir görevi vardı. Kazmalar, bel kürekleri, aşı bıçakları… Hepsi yıllardır el değiştirmiş, ama hiç emek değiştirmemişti.
Dışarıda ise asıl ders bizi bekliyordu.
Toprak, sabah serinliğini henüz bırakmamıştı. Sebzeler için hazırlanmış sıcak yastıklar vardı. Camlı çerçevelerle örtülmüş, içlerinde hayatın aceleyle filizlenmesi sağlanıyordu. Eğildik, baktık. Bir tohumun, toprağın altında nasıl sabırla beklediğini ilk kez orada gerçekten anladık.
Meyve fidanlarının yanına geçtik sonra. Aşılanmış fidanlar dizilmişti. Gövdelerinde ince bantlar vardı; insan eliyle yapılan ama doğaya teslim edilen bağlar. Öğretmenimiz “Şimdi çözeceğiz” dedi. O an, sanki bir tören başlıyordu. Aşı bantlarını çözerken ellerimiz titredi. Çünkü yanlış bir hareket, bir ağacın kaderini değiştirebilirdi.
Bant çözüldü, aşı tutmuştu. İki farklı can, tek gövdede buluşmuştu. O gün öğrendik ki tarım sadece ekmek değil; birleştirmekti. Sabırla, bilgiyle ve saygıyla.
Öğleye doğru sedir ağaçlarının gölgesi uzadı. Kimimiz toprağa oturdu, kimimiz fidanlara yaslandı. Konuşmadık fazla. Çünkü o bina, o bahçe, o yol bize şunu öğretmişti:
Toprakla kurulan bağ, kelimeden önce gelir.
Yıllar geçti. Kitaplar okuduk, şehirler gördük, başka işler yaptık. Ama ne zaman bir fide görsem, ne zaman bir ağacın gövdesinde eski bir aşı izi fark etsem, aklıma o tek katlı bina gelir. Gözlü Kasabası yolu… Sedir ağaçları… Camlı çerçeveler… Ve toprağa ilk kez gerçekten dokunduğumuz o gün.
Belki de tarımı değil, kendimizi orada aşılamıştık hayata.


