Sabahın ilk ışıkları, konağın yüksek duvarlarını usul usul aydınlatırken Tarık gözlerini açtı. Bir an nerede olduğunu hatırlayamadı. Üzerinde eski, yırtık elbiseleri yoktu. İnce ama temiz bir örtüyle örtülmüştü. Altındaki döşek, esir pazarının sert taşlarından, yol kenarlarının kuru toprağından çok farklıydı. O kadar yumuşaktı ki, çocuk bedeni buna bile alışmakta zorlanıyordu.
Dışarıdan hafif bir su sesi geliyordu. Tarık başını çevirdi. Odanın küçük penceresinden avlunun bir kısmı görünüyordu. Ortadaki havuzdan yükselen su, sabah serinliğinde ince bir gümüş iplik gibi akıyor; hurma yaprakları rüzgârla hafif hafif kıpırdıyordu. Uzakta bir kuş sesi duyuldu. Sonra avlunun taşlarında yürüyen ayak sesleri…
Burası gerçek miydi?
Dün hâlâ esir pazarında, insanların bakışları arasında satılmayı bekleyen bir çocuktu. Bugün ise beyaz duvarlı, kemerli revaklı, serin avlulu bir konağın küçük odasında uyanıyordu.
Ama insanın bedeni kurtulsa da korkuları hemen kurtulmuyordu.
Tarık yavaşça doğruldu. Kapıya baktı. Sanki biri içeri girecek, onu kolundan tutup yeniden pazara götürecekmiş gibi kalbi hızlı hızlı atmaya başladı.
O sırada kapı hafifçe aralandı. Dünkü yaşlı kadın içeri girdi. Elinde küçük bir tas süt, birkaç hurma ve sıcak ekmek vardı. Yüzünde sertlik değil, sakin bir merhamet vardı.
“Uyandın mı çocuk?” dedi yumuşak bir sesle.
Tarık cevap vermedi. Sadece ona baktı.
Kadın yiyecekleri küçük tahta sehpanın üzerine bıraktı.
“Korkma,” dedi. “Burada kimse sana zarar vermeyecek.”
Bu söz, Tarık’ın içine işledi. Çünkü insan bazen en çok güçlü sözlere değil, sade bir güven cümlesine ihtiyaç duyardı. Kadın odadan çıkınca Tarık uzun süre yiyeceklere bakarak oturdu. Karnı açtı. Hem de çok açtı. Fakat eli hemen uzanmadı. Çünkü yıllardır yediği her lokmanın bir karşılığı olmuştu. Ya azar, ya itme, ya da minnet bekleyen bakışlar…
Sonunda ekmekten küçük bir parça kopardı. Ağzına götürdü. Sıcak ekmeğin kokusu boğazına düğümlendi. Bir an gözleri dolacak gibi oldu ama kendini tuttu.
Tarık ağlamayı çoktan unutmuştu. Ya da öyle sanıyordu.
O sabah konakta hayat erken başlamıştı.
Avluda hizmetkârlar sessizce işlerini yapıyor, askerler nöbet yerlerini değiştiriyor, uzak odalardan alçak sesli konuşmalar geliyordu. Konağın içinde bir düzen vardı. Herkes ne yapacağını biliyor gibiydi. Kimse yüksek sesle bağırmıyor, kimse gereksiz yere koşuşturmuyordu.
Tarık, yaşlı kadının verdiği temiz elbiseleri giydi. Elbise biraz boldu ama üstüne yakışmıştı. Aynanın olmadığı odada kendini göremedi; fakat yırtık paçaların ve kirli gömleğin yokluğu bile ona tuhaf bir hafiflik verdi.
Kapının önüne çıktığında avlunun genişliği onu yeniden şaşırttı.
Kemerlerin altında gölgeler uzanıyor, taş sütunların diplerinde serinlik birikiyordu. Duvarların bazı yerlerine mavi ve yeşil renkli küçük süslemeler işlenmişti. Kapıların üstündeki ahşap oyma desenleri, sabah ışığıyla daha belirgin görünüyordu. Avlunun bir köşesinde büyük bakır ibrikler duruyor, diğer köşede birkaç genç asker talim için hazırlanıyordu.
Tarık onları izlemeye başladı.
Genç askerlerden biri elindeki tahta kılıcı kaldırdı. Karşısındakiyle kısa bir hamle yaptı. Ayakları taş zeminde çevikçe yer değiştirdi. Diğeri kalkanını kaldırıp darbeyi karşıladı.
Tarık’ın gözleri ilk defa başka türlü parladı. Korkuyla değil. Merakla.
Kılıcın havada çizdiği yol, askerlerin ayak hareketleri, bedenlerini nasıl dengede tuttukları… Hepsini dikkatle takip ediyordu. Sanki gördüğü her hareketi zihnine kazıyordu.
O sırada revakların gölgeli kısmında duran Musa bin Nusayr, çocuğu fark etti.
Vali, yanında konuşan adama cevap vermeyi bıraktı. Bakışları Tarık’ın üzerinde durdu. Çocuk, askerlerin talimini öyle dikkatle izliyordu ki çevresindeki hiçbir şeyi duymuyor gibiydi.
Musa bin Nusayr’ın yüzünde belli belirsiz bir düşünce belirdi.
“Görüyor musun?” dedi yanındaki adama alçak sesle.
Adam, Tarık’a baktı. “Çocuğu mu efendim?”
“Evet,” dedi Musa. “Bakmayı biliyor.”
Adam bu sözden pek bir şey anlamadı. Musa devam etti:
“Birçok insan görür ama bakmaz. Bu çocuk bakıyor. Hareketi takip ediyor. Korktuğu hâlde dikkatini kaybetmiyor.”
Tarık o sırada genç askerlerden birinin hatalı hamle yaptığını gördü. Çocuk bunu elbette bir asker gibi bilmiyordu. Ama bedenindeki dengesizliği sezmişti. Askerin ayağı yanlış yerdeydi. Darbeyi vurduğunda gövdesi açık kalmıştı.
Karşısındaki onu hafifçe itince genç asker sendeledi.
Tarık’ın dudaklarından istemsizce bir fısıltı çıktı: “Ayağı yanlış…”
Bu sözü kimsenin duymadığını sandı. Ama Musa bin Nusayr duymuştu.
Vali ağır adımlarla ona doğru yürüdü. Tarık, gölgenin üzerine düştüğünü fark edince irkildi ve hemen başını eğdi.
Musa sert konuşmadı. “Ne dedin sen?” diye sordu.
Tarık sustu.
“Az önce bir şey söyledin. Askerin ayağı için.”
Çocuk yutkundu.
“Yanlış söyledim efendim,” dedi. “Bağışlayın.”
Musa’nın gözleri kısıldı. “Yanlış mı söyledin, yoksa korktuğun için mi geri aldın?”
Tarık başını kaldırmadı.
Vali, talim yapan askerlere döndü. “Hamleyi tekrar edin,” dedi.
Genç askerler şaşırdı ama emre uydular. Aynı hareket yeniden yapıldı. Tahta kılıç havada savruldu, genç asker bir adım attı, gövdesi yine açıkta kaldı.
Musa bu kez Tarık’a baktı. “Sence hata nerede?”
Avluda kısa bir sessizlik oldu. Herkes çocuğa bakıyordu.
Tarık’ın içi titredi. Bir köle çocuğun asker talimi hakkında konuşması haddini aşmak sayılabilirdi. Eski hayatında böyle bir sözün karşılığı tokat olurdu. Belki kırbaç…
Ama Musa’nın bakışı öyle değildi. Bekliyordu.
Tarık yavaşça elini kaldırdı. Genç askerin ayağını işaret etti. “Adımı büyük atıyor,” dedi kısık bir sesle. “Kılıcı vururken bedeni öne gidiyor. Arkası boş kalıyor. Biri yandan iterse düşer.”
Genç askerlerin bazıları gülümsedi. Fakat Musa gülmedi. “Peki ne yapmalı?” diye sordu.
Tarık bu defa biraz daha cesaretle konuştu: “Ayağını daha kısa atmalı. Kalkanı gövdesinden ayırmamalı. Önce kendini korumalı, sonra vurmalı.”
Avluda sessizlik biraz daha derinleşti. Musa bin Nusayr, çocuğa uzun uzun baktı.
Bu cevap, ezberlenmiş bir cevap değildi. Bir hocadan duyulmuş sözler de değildi. Bu, dikkatli bir gözün ve hızlı çalışan bir aklın cevabıydı.
Vali, genç askere döndü. “Dediğini yap.”
Asker bu kez adımını kısalttı, kalkanını gövdesine yakın tuttu ve hamleyi daha dengeli yaptı. Karşısındaki onu itemedi.
Musa’nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Sonra Tarık’a döndü. “Demek yalnız susmayı değil, görmeyi de biliyorsun.”
Tarık ne cevap vereceğini bilemedi. Vali ağır bir sesle devam etti: “Bugünden sonra avludaki talimleri izleyeceksin. Ama sadece izlemeyeceksin. Gördüğünü de öğreneceksin.”
Tarık’ın kalbi hızlandı. Bu bir ceza mıydı, ödül müydü, anlayamadı.
Musa bin Nusayr, onun bu hâlini fark etmiş gibi konuştu: “Korkma çocuk. İnsan bazen kaderinin ilk adımını ceza sanır.”
O gün Tarık için yeni bir kapı aralanmıştı. Artık o sadece pazardan alınmış yoksul bir çocuk değildi. Konağın avlusunda, kemerlerin gölgesinde, su seslerinin arasında, kimsenin fark etmediği ayrıntıları gören bir çocuktu.
Gün ilerledikçe askerlerin talimini izledi. Her hamleyi, her dönüşü, her düşüşü dikkatle takip etti. Kılıcın yalnız bilekle değil, bütün bedenle kullanıldığını; kalkanın yalnız darbeyi karşılamak için değil, insanın hayatını korumak için taşındığını anlamaya başladı.
Akşam olduğunda güneş konağın beyaz duvarlarından çekildi. Avlunun taşları yavaş yavaş serinledi. Kandiller yakıldı. Revakların gölgeleri duvarlara uzandı.
Tarık yine küçük odasına döndüğünde artık sabahki çocuk değildi. Yorgundu.Ama içinde ilk defa korkudan başka bir şey vardı. Bir kıvılcım.
Küçük, sessiz, ama sönmeyen bir kıvılcım. O gece uyumadan önce valinin sözleri aklına geldi: “İnsan bazen kaderinin ilk adımını ceza sanır.”
Tarık gözlerini kapattı. Dışarıda havuzun suyu yine ağır ağır akıyordu. Uzakta denizin sesi duyuluyor, karanlık kıyılara çarpan dalgalar gecenin içinde fısıldıyordu.
Henüz kimse bilmiyordu.
Ama o küçük odada uykuya dalan çocuk, bir gün yalnız kendi kaderinin değil, koskoca bir tarihin kapısını da aralayacaktı.


