Sabahleyin TRT’de Sagalassos Roma çeşmesi önünde Roma Çeşmesi önünde bir ahçımız kızugöbeği mantarı yemeği yapıyor.
Hiç tadına varmadığım bu mantarın tadını merak ediyorum.
Hadim - Bozkır arası bir yolculuğa çıkıyorum Hadimi Türbesini ziyaretten sonra çocukluğumun ayak izlerini takip ederek yolculuğumu sürdürüyorum.
Certelin Damı’nda bir sömestri tatilinde donmamamak için dibinde kitaplarımı yaktığım ahlat ağacını arıyorum, yerinde yeller esiyor Napolyon kirazları çiçek açmış.
Karakaya sırtlarında papucumun asılı kaldığı karamuk çalılarını arıyorum, yeni yeşeren yapraklarından sıyırıp ekşimeye başlayan tadına varıyorum.
Solmuş lale ve nergislerin yerinde kır çiçekleri renkleri ile sıraya durmuş, yeşeren deve kolanı, deke sakalları, yemlikler ve davşanekmekleri boy vermişler.
Tadlarnda binbir lezzet. Yakınlarda bir zamanlar öküzlerini sürerken “hoo. hooo!” seslerinin yerinde bir bahçe çapa motorunun zırlaması geliyor, motorun kollarına abanmış sürücüsüne selam verip yaklaşırken “Hocam hoş geldini!” deyip derme çatma ağaç dallarından yapılmış evine davet ediyor.
Yemek hazırlamak istiyor, çay demlemek istiyor.
Kendisine teşekkür ederken “Bari hocam bizim burada çok çıkıyor, şu kuzu göbeklerini kabul edin’ diyor. Kendisine teşekkür ettikten sonra yolculuğumuza devam ediyoruz.
Toroslar bu yıl bir başka güzel, zirveler kar örtüsü, gökyüzü beyaz bulutlarla raks ediyor. Barajlar alabildiğince dolu, Holuslar Anıtına uğramadan edemiyorum, bir kangal köpeği bir süre bizi endişelendirse de geçişimize izin veriyor. Bozkır’da bir tanıdık aileye uğruyoruz, Çarşamba boyunda çayımızı içiyoruz.
Amstedam’ın Berlin’in kanalları gözümün önüne geliyor, sonra da diyorum ki “Bizim Çarşamba’nın neyi eksik, Mavi Boğaz’ı kaç kişi biliyor?
Çarşamba Çatalhöyük’e Boncuklu’ya hayat vermiş, dünyada kaç tane Çatalhöyük var?
Doğamız o kadar güzel tarihimiz o kadar zengin ki, ah farkına varabilsek, ah kendimizle başbaşa kalabilsek!


