Köy Enstitülerinin kuruluşundan 86 yıl geçmiş, hâlâ adından söz ediyorsak, Anadolu bozkırında derin izler bırakmış..Köy Enstitülü olamadık ama onlarda okuduk! Hikayeleri ile büyüdük; kimi övdü kimi yerdi, yanlışları olduğunu düşünmüyorum ama varsa da hataları düzeltilebilirdi, asıl yanlış tümüyle kaldırmakla olmuştur.. Düşünsenize yüzyıllardır, adı sanı bilinmeyen, sadece askerlikte hatırlanan köy çocukları, yayladaki sürülerin arkasından, harmandaki sapından, bağdaki çubuğundan alınıp okullarını yaptılar, okuyarak, çağını öğrenerek, köyüne taşıdılar.. Evet, yadırgandılar; bir ellerinde kitap, bir ellerinde malası kimi taş ustası, kimi bahçıvan, kimi arıcı, kimi tavukçuydu, kimisi de halıcı.. Öğrenciliğimde okuduğum Kültür Değişmeleri adlı kitabında Mümtaz Turhan, gelenekle yenileşmenin çatışmasında; “öğretmenin kıravatı ile imamın takkesi”ni örnek verir.. İkisi anlaşabilseydi, belki de farklı bir gelişme olacaktı diyor.
Diyeceksiniz ki, sözünü ettiğin Türkiye’de köy nüfusu yüzde 85’lerdeydi, şimdi 10’lara geriledi.. Köyler kente taşındı. Köyleri kentleştirecektik, tam tersi oldu; kentler köylüleşti..
Okur yazarlık artacağına, hızla azalıyor..
Eğitime 1970’lerde başlayan siyasi cepheleşmeler ilk büyük satırı vurdu; sağ-sol mücadeleleri ile hem gençlerimizi kaybettik, hem de okullara olan güvenimizi. 12 Eylül darbesi ile düşüncelerimizi, ideallerimizi kaybettik.. Artçıları devam eden 15 Temmuz darbesi, eğitim kurumlarının yanında, tüm resmi ve geleneksel kurumlarımıza olan güven azaldı.. Pandemi ve deprem de eğitimimize büyük darbe verdi; okullardaki öğrencilerimizi evlelere hapsettik, öğrencilerimiz öğretmenlerden uzaklaştı..Dijital kutular, Okuldaki öğretmenle öğrencinin arasına duvar ördü; çocuklukları evdeki ekranlara bağlanan nesil, okul disiplininden koptu.. Evde yatarak ders yapan öğrenciler, okuldaki öğretmenle nasıl bir iletişim kuracağından habersiz, sıra arkadaşı ile teneffüste iletişim kurmaktan aciz…Dijitalde oluşturduğu argo bir lisanla hitabı özgürlük sanıyor.. Okuldan, ana babadan kopmuş olan bu nesil, yaşadığı dünya gerçeğinden de koptu.. Evine “getir götür”le gelen yiyeceklerin, giyeceklerin nerde nasıl üretildiğinden haberi yok.. Emek ve alınteri lügatlerinde kayboldu.. Ana babaya minnetin yerini, “istemiyorsanız yapmayacaktınız!” anlayışı yerleşti. Onlar için yaşamanın, yaşatmanın değeri yok! Yerdeki çiçeğin, böceğin, tarladaki buğdayın, havadaki kuşların adı yok, kokusu yok, sesi yok…
Bu dilsizlik içinde Yunus’un, Mevlana’nın, Hacı Bektaş’ın, Karacaoğlan’ın sevgi dili nasıl iletişim kurabilir, toprağa titremeden basabilir, nasıl toprağı kucaklayıp koklayabilir?!
Topraktan kopunca vatan, insandan kopunca millet duygusu olabilir mi?
Sorular,sorular…, cevapsız!
Sonuçta çocuklar bizim, bu dünya bizim, bir yol bulunur, bulunması da gerekir!
Baharını görmeden öldürülen, ölen çocuklarımıza, onlara kol kanat geren yol gösteren Ayla öğretmenlerimize rahmet diliyoruz..
Ülkeme ve ailelerine başsağlığı ve sabır diliyorum.
Üzgünüz, şaşkınız, acılıyız…Yükümüz ağır..Ancak umutsuz kalmayalım!
Umutsuz kalınca kaybederiz.
Sevgi ve saygılarımla!


