Bazı aileler ölümle dağılmaz.
Bir kavga çıkmaz, kapılar çarpılmaz, bavullar hazırlanmaz.
Herkes hâlâ aynı evdedir.
Baba aynı koltukta oturur, anne aynı mutfakta yemek hazırlar, çocuklar aynı odalarda uyur.
Fakat artık hiç kimse gerçekten birbirinin yanında değildir.
Akşam olur.
Aile aynı sofraya oturur ama gözler birbirine değil, telefon ekranlarına bakar. Baba işten gelen mesajlarla ilgilenir. Anne sosyal medyada başkalarının hayatlarını seyreder. Çocuk, kulağındaki kulaklıkla kendi dünyasına çekilir.
Sofrada dört kişi vardır.
Ama o sofrada dört ayrı yalnızlık oturmaktadır.
Bir zamanlar baba eve geldiğinde çocuklar kapıya koşardı.
“Babam geldi!” diye sevinirlerdi.
Anne mutfaktan seslenir, gün içinde yaşananlar birer birer anlatılırdı. Bazen tartışılır, bazen gülünür, bazen de küçücük bir mesele bütün akşamın konusu olurdu.
Şimdi kapı açılıyor ama kimse başını kaldırmıyor.
Baba sessizce içeri giriyor.
Çocuğun başını okşamak istiyor ama çocuk oyunun ortasında:
“Bir dakika baba…” diyor.
O bir dakika bazen hiç gelmiyor.
Çocuk, babasının yanına oturmasını bekliyor fakat bunu söyleyemiyor. Baba da çocuğunun kendisine ihtiyacı olmadığını zannediyor.
İkisi de birbirini seviyor.
Ama ikisi de sevgisini göstermek için ilk adımı diğerinden bekliyor.
Anne bütün gün evin içinde dolaşıyor.
Yemek yapıyor, çamaşır yıkıyor, evi topluyor. Herkesin ne sevdiğini biliyor. Kimin çayı açık, kimin kahvesi şekersiz, kimin gömleği ütülü olmalı…
Fakat evde kimse annenin nasıl olduğunu sormuyor.
“Yorgun musun?”
“Canını sıkan bir şey mi var?”
“Bugün senin günün nasıl geçti?”
Bu üç cümle bazen bir kadının bütün yorgunluğunu alabilir.
Ama o cümleler söylenmiyor.
Anne de belli etmemeye çalışıyor. Mutfağın ışığı altında sessizce çayı karıştırıyor. İçinden:
“Bu evde herkesin ihtiyacını biliyorum ama kimse benim neye ihtiyacım olduğunu bilmiyor.” diye geçiriyor.
Eşler aynı yatakta uyuyor ama günlerce birbirlerinin gözlerine bakmıyor.
Bir zamanlar saatlerce konuştukları insanla artık yalnızca faturalar, çocukların okul masrafları ve evin ihtiyaçları hakkında konuşuyorlar.
“Ekmek aldın mı?”
“Fatura ödendi mi?”
“Çocuğu sen mi alacaksın?”
Sevgi bitmemiştir belki.
Fakat hayatın telaşı altında sesi kısılmıştır.
Birbirlerine söylemek istedikleri çok şey vardır. Kırgınlıklar, özlemler, korkular…
Ama ikisi de susar.
Çünkü konuşmaya başlarlarsa yıllardır birikenlerin ortaya dökülmesinden korkarlar.
Sonra suskunluk büyür.
Önce aralarına bir sandalye kadar mesafe girer.
Sonra bir oda kadar…
Sonra aynı evin içinde ulaşamayacakları kadar uzaklaşırlar.
Bu evlerde en çok çocuklar yaralanır.
Çocukların karnı doyurulur, güzel kıyafetler alınır, odaları hazırlanır. Fakat bazen çocukların asıl açlığı görülmez.
Bir çocuk, annesinin yüzüne bakıp bir şey anlatmak ister.
Anne:
“Şimdi işim var, sonra anlatırsın.” der.
Babaya koşar.
Baba:
“Çok yorgunum oğlum, yarın konuşalım.” diye cevap verir.
Çocuk odasına döner.
Bir gün daha geçer.
Sonra çocuk anlatmamayı öğrenir.
Başına gelenleri, korkularını, okulda duyduğu ağır sözleri, içine oturan yalnızlığı…
Artık kimseye söylemez.
Anne ve baba yıllar sonra:
“Bizim çocuk bize hiçbir şey anlatmıyor.”
diye yakınır.
Oysa çocuk bir zamanlar anlatmak istemiştir.
Sadece dinleyecek kimse bulamamıştır.
İşte aileler bazen böyle kaybolur.
Bir anda değil…
Yavaş yavaş.
Cevapsız bırakılan her soru ile…
Ertelenen her sarılmayla…
“Sonra konuşuruz.” denilen her akşamla…
Göz göze gelmeden yenilen her yemekle…
Birbirine sırtını dönerek geçirilen her geceyle…
Günümüz insanı dışarıdaki herkese yetişmeye çalışıyor.
İş arkadaşına cevap veriyor.
Sosyal medyadaki yabancının paylaşımını beğeniyor.
Hiç tanımadığı insanların dertlerine yorum yapıyor.
Fakat yan odadaki çocuğunun sessizliğini fark etmiyor.
Aynı yatağı paylaştığı eşinin gözlerindeki hüznü görmüyor.
Yaşlı babasının telefonda sesini uzatmasının sebebinin konuşmak istemesi olduğunu anlamıyor.
Herkese çevrim içiyiz.
Ama birbirimize kapalıyız.
Oysa aile büyük şeylerle ayakta kalmaz.
Birlikte içilen çayla…
Kapıdan girene “Hoş geldin.” demekle…
Çocuğu gerçekten dinlemekle…
Eşinin omzuna dokunup “İyi misin?” diye sormakla…
Bazen bütün telefonları kapatıp aynı odada konuşmakla ayakta kalır.
Çünkü insanın en büyük yalnızlığı tek başına kalmak değildir.
Sevdiği insanların yanında görünmez olmaktır.
Bir gün çocuklar büyür ve evden gider.
Odaları boşalır.
Anne, yıllarca “Sonra konuşuruz.” dediği çocuğun yatağına oturur. Dolabını açar, küçülen kıyafetlerini görür.
“Ne çabuk büyüdü…” der.
Oysa çocuk bir gecede büyümemiştir.
Anne ve baba fark etmeden, onların yanında yavaş yavaş uzaklaşmıştır.
Bir gün eşlerden biri gider.
Bazen bir hastalıkla, bazen ayrılıkla, bazen de geri dönüşü olmayan bir yolculukla…
Geride kalan kişi, boş koltuğa bakar.
Söylenmeyen sözleri hatırlar.
“Keşke biraz daha konuşsaydık…”
“Keşke o akşam telefonu elimden bıraksaydım…”
“Keşke kırgınlığımı bu kadar uzatmasaydım…”
Ama bazı “keşke”lerin cevabı yoktur.
Aynı evin içinde birbirinizi kaybetmeden önce birbirinize dönün.
Çocuğunuz konuşurken gözlerinin içine bakın.
Eşinize yalnızca evin ihtiyaçlarını değil, kalbinin durumunu da sorun.
Annenizi, babanızı sebepsiz yere arayın.
Bir sofraya oturduğunuzda telefonları bir kenara bırakın.
Çünkü ev, yalnızca duvarlardan ve eşyalardan oluşmaz.
Ev, insanların birbirini duyduğu yerdir.
Birbirini göremeyenlerin yaşadığı yer ise ne kadar kalabalık olursa olsun, yalnızca sessiz bir binadır.
Bu akşam evinize girdiğinizde başınızı ekrandan kaldırın.
Yanınızdaki insanların yüzüne dikkatle bakın.
Belki bir çocuk size anlatacak bir şey bekliyor.
Belki eşiniz uzun zamandır sorulmayan bir sorunun hasretini çekiyor.
Belki anneniz yalnızca sesinizi duymak istiyor.
Geç kalmadan konuşun.
Geç kalmadan sarılın.
Çünkü bazen insanlar aynı evin içinde kaybolur…
Ve ne yazık ki birbirlerini, ancak o evden biri eksildiğinde aramaya başlarlar.


