Bizim yöremizde cenaze evine yemek götürmek, köklü ve güzel bir yardımlaşma geleneğidir. Komşuların ve akrabaların yemek hazırlamasındaki asıl amaç, acılı ailenin ocağın ve sofranın telaşına düşmesini önlemek, onların yükünden bir parça almaktır.
Bu davranışın İslam’da da çok güzel bir örneği vardır.
Mûte Savaşı’nda Hz. Cafer bin Ebû Talib’in şehit olduğu haberi Medine’ye ulaştığında Peygamber Efendimiz:
“Cafer’in ailesi için yemek hazırlayın. Çünkü onların başına kendilerini meşgul eden büyük bir iş gelmiştir.”
buyurmuştur.
Buradaki ölçü son derece açıktır: Yemek cenaze sahipleri tarafından misafirlere değil, komşular ve yakınlar tarafından cenaze ailesine hazırlanır. Çünkü o evin insanları, yaşadıkları büyük acı sebebiyle günlük işlerle uğraşacak durumda değildir.
Ne yazık ki zamanla bu güzel sünnetin yönü değişmiştir.
Cenaze evine destek olmak için götürülen yemekler, bazı yerlerde taziyeye gelen kalabalıkların günlerce ağırlandığı sofralara dönüşmüştür. Böylece acılı ailenin yükünü hafifletmek için başlayan bir gelenek, aileye yeni bir hizmet, masraf ve mahcubiyet yüklemeye başlamıştır.
Bir tarafta kaybedilen insanın acısı…
Bir tarafta yemeklerin hazırlanması…
Bir tarafta çay, tabak ve sofra telaşı…
Bir tarafta da:
“Yemek herkese yetti mi?”
“Gelenler memnun kaldı mı?”
“El âlem ne söyler?”
kaygısı…
Oysa yakınını kaybeden insanın görevi misafir ağırlamak değil; dua etmek, sabretmek ve yasını yaşamaktır.
Kur’an-ı Kerim’de:
“İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın.”
buyrulur. Yardımlaşmak, acılı insanın sofrasına oturup hizmet beklemek değil; onun yükünü omuzlamaktır.
Medineli Ensar’ın, kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar bile hicret eden kardeşlerini kendi nefislerine tercih etmeleri Kur’an’da övgüyle anlatılır. Gerçek kardeşlik, kendimiz için rahatlık ararken başkasını yormak değil; gerektiğinde kendi rahatımızdan vazgeçerek kardeşimizi rahatlatmaktır.
Peygamber Efendimiz, Ebû Zer’e de:
“Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy ve komşularını gözet.”
buyurmuştur. Bu öğütte yemeğin gayesi; gösteriş, çeşit veya kalabalık sofralar değil, paylaşmak ve ihtiyacı olanı gözetmektir.
Öyleyse cenaze evine götürülen yemek de öncelikle ev halkına, cenaze işleriyle uğraşan yakınlara ve uzaktan gelerek orada kalması gerekenlere sunulmalıdır. Taziyeye kısa süreliğine gelen onlarca- yüzlerce kişiye sofra kurmak, dinî bir mecburiyet gibi görülmemelidir.
Hele cenaze evindeki yemek hakkında:
“Az olmuş.”
“Herkese yetmemiş.”
“Şu yemek vardı, bu yemek yoktu.”
şeklinde konuşmak, taziyenin manasıyla bağdaşmaz.
Çünkü o evde eksik olan yemek değil, bir daha kapıdan girmeyecek olan insandır.
Bir sandalye sonsuza kadar boş kalmıştır.
Bir anne evladını, bir eş hayat arkadaşını, bir çocuk annesini veya babasını kaybetmiştir. Böyle bir evde pilavın, etin ve çorbanın hesabını yapmak; hem acılı aileye karşı nezaketsizlik hem de taziyenin ruhuna aykırıdır.
Üstelik bazı aileler, “İnsanlar ne der?” korkusuyla borçlanarak yemek vermektedir. Hâlbuki dinimizin temel ölçülerinden biri:
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın.”
emridir. Acılı insanı ekonomik ve fizikî bir külfetin altına sokan uygulamaları dinî bir görev hâline getirmek, bu ölçüyle uyuşmaz.
Peygamber Efendimiz müminleri, parçaları birbirini destekleyen bir binaya benzetmiştir. Bir binanın taşı sağlam olan parçası, zayıflayan bölüme yük bindirmez; onu destekler. Müminin görevi de cenaze sahibine yük olmak değil, onun yükünü taşımaktır.
Elbette geleneklerimizi tamamen terk edelim demiyoruz.
Yemek götürelim; fakat yemek beklemeyelim.
Taziyeye gidelim; fakat saatlerce oturmayalım.
Merhuma dua edelim; fakat acılı aileden hizmet istemeyelim.
Bir ihtiyaç varsa karşılayalım; yoksa güzel bir söz söyleyerek, sabır dileyerek ve aileyi yormadan ayrılalım.
“Allah rahmet eylesin.”
“Rabbim sizlere sabr-ı cemil versin.”
“Yapabileceğimiz bir iş var mı?”
Bu sözler ve samimi bir dua, bazen tencereler dolusu yemekten daha kıymetlidir.
Diyanet İşleri Başkanlığı da cenaze sahiplerinin ağır masraflara girmesinin ve taziyeye gelenlere yemek hazırlamasının doğru olmadığını; taziyenin acıyı paylaşmak, sabır dilemek ve dua etmek amacı taşıdığını belirtmektedir.
Cenaze evi bir ziyafet yeri değildir.
Cenaze sahibi de misafir ağırlamakla yükümlü bir ev sahibi değildir.
Cenaze evi; hüznün, sabrın, duanın ve kardeşlik hukukunun yeridir.
Gelin, bu güzel geleneği aslına döndürelim. Cenaze evine yemek götürelim ama o sofraya oturmayı beklemeyelim. Acılı insanlara yeni bir yük değil, dayanak olalım.
Çünkü gerçek komşuluk-hemşehrilik , cenaze evinde kurulan sofradan yemek değil;
o evin acısından ve yükünden bir parçayı Allah rızası için omuzlamaktır.


